Ashab-ı Kehf ve Diğer Mazlumlar

Yazar: 
Fatih Yılmaz
Köşe: 
Geçmiş zaman olur ki

 
Güneşin etrafında mütemadiyen dönen dünya yine o eski dünya. Değişen bir şey yok. Hak da bâtıl da yerli yerinde duruyor. Hâbil de aramızda Kâbil de. Bir zamanlar Bilâl-i Habeşî’nin annesi Hamâme el-Habeşiyye, tıpkı oğlu gibi kâfirlerden ağır işkenceler gördü. İran asıllı Zinnîre dininden vazgeçmesi için dövüldü, sövüldü. Onu bıkıncaya kadar döven efendisi “Sana acıdığım için bıraktığımı sanma, yorulduğum için ara verdim” derdi. Bunu söylerken merhametsizliğinin doruğuna erişiyordu. Zinnîre Ebû Cehil’den gördüğü ağır işkenceler yüzünden gözlerinden oldu. Onun Bilal’i bugün yaşıyormuş gibi gönüllere taht kurdu. Her ezan sesinde onu duyuyor gibiyiz. Ama Ebu Cehiller ve onun yandaşları bu gün hala lanet ve nefretle anılıyor.
Ammâr İbni Yâsir’in annesi Sümeyye, kızgın güneş altında dayanılmaz işkencelere tâbi tutuldu ve sonunda zâlim Ebû Cehil’in kanlı mızrağıyla İslâm’ın ilk şehidi olma şerefine erişti. Efendileri o pırlanta insanları bin bir işkence altında inim inim inletirken kendilerine bir çıkış yolu gösteriyor: “İmanından dön, işkenceden kurtul!” diyorlardı. Ama onlar inançlarından en küçük bir tâviz bile vermiyorlardı. Bunlar, tarih boyunca anıldılar ve yevmi kıyamete kadar da anılmaya devam edilecektir.

Ashab-ı Kehf, (Mağara Arkadaşları) İslam dininde kabul edilen bir olayın kahramanı bir grup insana verilen isimdir. İslam dinine göre bu insanlar Allah’ın varlığına ve birliğine inanıyorlardı. Fakat dini inançlarına karşı baskıyla karşılaşınca yurtlarından göçmüşler, tıpkı gönüller sultanı Hz. Muhammed –aleyhisalatü vesselam- Efendimizin yurdundan edildiği gibi. Efsûs (Afşin)’taki bir mağarada ya da en yaygın bir kanaat olan Tarsus yakınlarında bir mağarada 309 sene uyumuşlardır. Yedi kişi olduklarına ve yanlarında Kıtmir adında bir köpekleri olduğuna inanılır. Aslında Kur’an’daki Kehf suresinde kaç kişi oldukları belirtilmez, Allah dışında kimsenin bilemeyeceği belirtilir Yine de genel görüşe göre 7 kişiydiler. Hikayeleri İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an’da Kehf suresinde anlatılmaktadır. Kehf suresindeki ayeti kerime mağaranın içine sabah ve akşam gün ışığı düştüğünden bahsetmektedir. Gün ışığının mağaraya düşmesini tespit bakımından. Afşin Ashab-ı Kehf mağarasında fizik ve astronomi bilim adamlarından oluşan bilirkişi heyeti inceleme yapmışlar ve Afşin mahkemesi de bilim adamlarının kararını haklı bulmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlere zulmedenlerin korkunç âkıbetlerini gözler önüne serer. Allah’a gönül verenleri inançlarından dolayı aşağılayan ve onları, haklarından mahrum edenlerin başlarına gelenleri anlatır.
Ashab-ı Kehf’in hikâyesi Kur’an’da geçer ve bu nedenle müslümanlar bu hikayeye inanmaktadırlar. Aslında Kur’an’daki surede, bu kişilerin kaç kişi olduğu, kaç yıl uyudukları belirtilmez, bu bilgileri ancak Allah’ın bileceği vurgulanır. Kısaca bu kişilerin İslami bir inanca sahip oldukları ve karşılaştıkları baskı nedeniyle köpekleriyle beraber bir mağaraya sığındıkları ve bu mağarada Allah tarafından çok uzun bir süre boyunca uyutuldukları anlatılır. Ne tam olarak nerede yaşadıkları ne de tam olarak ne zamanda yaşadıklarına değinilir.
Geleneksel anlamda hikayeye göre Ashab-ı Kehf denilen gençler, Efsûs yani Afşin şehrinde yaşıyorlardı. Bunlardan altısı sarayda görevli, hükümdara yakın kimselerdi ve hükümdarın müşavere heyetindeydiler. Onun sağında ve solunda bulunurlardı. Sağındakiler Yemliha, Mekselina ve Mislina idi Bunlara “Ashab-ı yemin” denmiştir. Hükümdarın solunda bulunanlar ise, Mernuş, Debernuş ve Şazenuş’tur Bunlara da “Ashab-ı yesar” denmiştir Halen Afşin bölgesinde bu isimler erkek ismi olarak çocuklara verilegelmektedir. Yemliha ise Kayseride bir kasabanın ismi olmuştur.
Hükümdarın Roma imparatorlarından Dimityanus veya Dokyanus olduğu düşünülmektedir. Kesin olan şey imparatorun putperest olduğudur. Putperestliği kabul etmeyen az sayıdaki insanları yakalatıp öldürtmüştü. Hükümdar bir ihbar üzerine saraydaki putperest olmayan gençlerin durumlarını öğrendi. Onları çağırıp tehdit etti, onlar inançlarından ayrılmak istemediler, aksine Dokyanus’u inançlarına davet ettiler. Hükümdar onların eski günlerine dönmeleri için zaman tanıdı. Gençler de inançlarını korumak için şehre yakın bir dağ yönüne gittiler. Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların inancına katıldı ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmir de onlara katılıp, arkalarından takip etti. Eshab-ı Kehf’in Kıtmîr’i bir köpek olduğu halde, sadıklarla beraberliğinin ve onlara mağara kapısında sadakatle bekçilik etmesinin bereketi ile cennete girecektir.
Mevlana (k.s.) bu vakıayı şöyle anlatır:
“Eshab-ı Kehf’in köpeği ki, o cezbe (feyz-i ilahî) sayesinde murdarlıktan kurtuldu. Ve padişahların sofrasının başına oturdu.”
“O köpek Eshab-ı Kehf’in sohbetini ihtiyar eylemiş olduğu için mağara kapısı önünde çanaksız, çömleksiz olarak rahmet-i ilahiyye suyunu arifler gibi içti.” Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Mağarada dua ederek merhamet dilediler. (Kehf suresinin 13 ayetinde bu kişilerin duaları belirtilir.)
Daha sonra hükümdar, Efsûs’a gelip, onları sorar. Kaçtıklarını haber alıp saklandıkları mağrayı öğrenince adamlarıyla mağaraya gider ve mağaranın ağzını, onları öldürmek maksadıyla kapattırır. İnanca göre gençler ölmez, yüzyıllar boyunca uyumaya devam ederler. Sonunda ise ilahi bir şekilde uyanırlar. Ne kadar süre kaldıkları tam olarak bilinmez ve Kehf suresinde bu süreyi ancak Allah’ın bileceği belirtilir. Yine de geleneksel olarak yaklaşık 300 veya 309 sene uyudukları düşünülür.
Ashab-ı Kehf’in uyandıklarında geçmiş olan zamanın farkında olmadıkları belirtilir. Uykudan kalkarlar, birbirleriyle konuşurlar ve içlerinden birini şehre gönderirler. Şehre gidip yiyecek getirecek kimsenin (Yemliha’nın) elbise değiştirerek halini kimseye bildirmeden gidip gelmesini uygun görürler. Yemliha, şehre geldiğinde çok değişmiş bir şehir bulur. Farklı yorumları mevcut olan bir hadiseyle bu kişi geçen zamanın farkına varır ve o zamanın hükümdarının yanına götürülür. anlatıldığına göre bu hükümdar gençlerin dinindendir. Başlarından geçenleri hükümdara anlatır. Daha sonra gidip arkadaşlarına haber verir. Daha sonra tekrar hepsi uykuya dalarlar.
Yüce Rabbimizden öğrendiğimize göre; gücüne, kuvvetine güvenen ve kendini beğenen bazı merhametsizler bir zamanlar Şuayb aleyhisselâm’a:
- Ey Şuayb! Şayet sen ve sana inananlar bizim inandığımıza inanmazsanız, sizi memleketimizden çıkaracağız, demişlerdi. Hz. Şuayb onlara: “istemesek de mi?” diye sorduktan sonra, Allah bize doğru yolu gösterdikten ve sizin dininizden kurtardıktan sonra tekrar ona dönersek Rabbimize karşı yalan uydurmuş oluruz. Sizin dininize dönmek, bizim için olacak şey değil, demişti. Ona inanan mü’minler de öyle düşünmüş, hiçbiri inancından tâviz vermemiş ve kendilerine yapılan haksızlıklara sabırla göğüs germişlerdi. Şuayb peygambere samimiyetle inanan mü’minler, çektikleri zulüm canlarına tak ettiği bir gün Allah’a el açıp yalvarmışlar; “Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet!” diye dua etmişlerdi. Kendilerini güçlü zanneden o zorbaları, sonunda öyle şiddetli bir deprem yakaladı ki, “Yurtlarında diz üstü donakaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç yaşamamış gibi silinip gittiler” (Bu olay için bk. A’râf sûresi 7/88-93). Sonunda Allah’a gönül verenler kazandı. O güzelim yurtları, yuvaları yine onlara kaldı. Ötekiler yok olup gitti.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’nin Ebtah mevkiinde kızgın taşlar üzerinde zâlim efendileri tarafından ağır işkencelere tâbi tutulan Ammâr, babası Yâsir ve annesi Sümeyye’nin yanına uğramış, onların yürek paralayan halini yaşlı gözlerle seyretmiş, onları zâlimlerin elinden kurtaracak imkânı bulunmamış, yanlarından ayrılırken kendilerini şöyle teselli etmişti: “Ey Yâsir ailesi! Sabredin! Çünkü gideceğiniz yer cennettir!” (Hâkim, el-Müstedrek, III, 383).
Bu mücâdele zaman zaman zayıflamış görünse bile, kesinlikle bitmeyecektir. Zira mücâdelenin bitmesi demek, dünyanın zevâli demektir. İman edenler, şöyle veya böyle, cennetin bedelini mutlaka ödeyecekler ve sonunda yine onlar kazanacaktır.