Paylaşarak Kristalleşmek
Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde, doğu vilayetlerimizde kıtlık baş göstermiştir. Durumdan faydalanmak isteyen İngiltere, bu bölgeye ajanlarını gönderip kıtlığı bahane göstererek bir ayaklanma çıkartılıp çıkartılamayacağını öğrenmek ister. Olası bir ayaklanma ile Osmanlı’yı meşgul etmek ve bu esnada petrol bulunan güney vilayetlerini ele geçirmek sevdasındadır.
Ajanlar vakit kaybetmeden doğu vilayetlerimizde gizli çalışmalar yaparlar. Üç ay civarında bir çalışmanın neticesinde raporlarını İngiliz hükümetine teslim ederler. Bu raporlarda şunlar yazılıdır: Bu bölgelerde kıtlık var fakat açlık yok. Çünkü; sıkıntı içindeki aileleri diğer aileler aralarında paylaşmıştır. Dolayısıyla bu bölgelerde kıtlık sebep gösterilerek halkı ayaklandırmak imkanı yoktur.
Öyle müşahede ediyoruz ki; toplumumuz içerisinde bu güzel ahlak halen devam ediyor. Bu güzel ahlakı daha da güzelleştirerek gelecek nesillere kazandırmak için büyüklerimiz bazı metodlar geliştirmiş ve uygulamış. Sadaka verirken çocuklarını da alıştırmak için sadakaları çocuklarına verdirmek gibi...
Yine yakın zamanda Cenab-ı Hakka kavuşmuş bir gönül insanı Musa Topbaş Hocaefendi’nin kucaklayıcı ve kalpleri hareketlendiren üslubu ne müthiştir. Zaman zaman Bursa’ya ikamet için gittiklerinde gece saat üç civarında, birisi kapıyı zorlar açamayınca pencereye yönelir. Niyetinin kötü olduğunun anlaşılması üzerine yakalanır ve etkisiz hale getirilir. Hocaefendi‘ye haber verilir. Hocaefendi mutadı olduğu halde gece evradı ile meşgul olmak için zaten ayaktadır. Kapıyı açıp da durum kendisine bildirilince kamelyaya geçer ve niçin böyle bir işe tevessül ettiğini o kişiye sorar. O kişi de fakir olduğunu çocuklarının aç olduğunu başka yapacak bir şeyinin olmadığını söyler. Hocaefendi duruma çok üzülür ve içeri geçip bir tepsi üzerinde yemekle geri döner. O zat yemeği yerken kendisi de tatlı tatlı nasihat eder, sonra da içinde hatırı sayılır bir meblağ bulunan zarfı takdim eder. O zat, Hocaefendi’nin kendi aracıyla evine bırakılır. Daha sonra bir işe yerleştirilir. Gözü yaşlı ehli hal tesmiye olunan ve kemalat sahibi bir mümin olur. İsmi de kıyamete kadar gizli tutulur.
İşte karakter, işte kalplerin kristalleşmesi, işte muhatabını okumak ve yaraya merhem olmak.
Bir başka misal de Erzincan’dan... İmam Hatip Lisesi pansiyonunda kalan öğrenciler, sabahları ceplerine harçlık konmuş olarak uyanmaktadırlar. Kim tarafından konduğu da hiç bilinememektedir. Ta ki okul müdürü bir trafik kazası sonucu vefat edene kadar. Müdür Beyin vefatıyla harçlıklar kesilmiştir. Bu vesileyle harçlıkları kimin koyduğu anlaşılır. Yaptığı hayrı Rabbi ile kendi arasında muhafaza eden bir büyüğün kristalleşmiş kalbini ibretle görmüş olduk.
Hallerini doğrudan arz edemeyenleri Rabbimiz, “Onları sen simalarından (yüzlerinden) tanırsın.” buyuruyor. Demek ki kalp kristalleşiyor ve karşıdakinin hali ile halleşiliyor. Böylesine kristalleşen bir kalp ne güzeldir.
Elbette kalplerin kristalleşmesi için çokça istiğfar etmek, seherleri değerlendirmek, Kuran tilaveti ve tefekkür çok önemli bir yere sahiptir. Bütün bu sayılanlarla birlikte kimsesizlerin kimsesi olabilmeye çalışmak da vicdanlarda ayrı bir önem arz eder. Verirken de kendi kullanmadığımızdan değil de en beğendiklerimizden Rabbimize teslim etme şuuruyla vermek cilalanıp kristalleşen bir kalbin şiarı olsa gerektir. Kalplerimizin kristalleşmesi temennisiyle...
