İsrail'in Köktenci Terörünün Yol haritası-2
Ve Filistin’i müslümandan arındırma faaliyetleri zincirleme bir surette kesintisiz olarak toplu gösterime sunulan birbirinden kanlı katliamlarla idame edecekti: Kral Davut katliamı, Deir Yasin Katliamı, Saf Saf Köyü katliamı, Kibya Köyü katliamı...
İsrail’deki Davar Gazetesi’nin 9 Haziran 1979’da yayınladığı, 1948’deki “Dueima Köyü Katliamı”na tanıklık eden bir askerin ağzından aktarılan; tarihin en vahşi topluluklarına bile şapka çıkarttıracak evsaftaki şu izlenimler, Siyonist çetelerin “acımasız barbarlık yöntemleri” hakkında mühim bir ipucu vermektedir:
“Çocukları, kafalarına sopalar vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kişinin canına kıyıldı. Köylerde erkek ve kadınlar, yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatıldılar. Sonra da sabotajcılar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istediği bir evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadının ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir çocuğu olan Arap kadınına, birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadın ve çocuğu öldürüldü. ‘Harika Adam’ diye nitelenen iyi yetiştirilmiş, iyi eğitim görmüş kumandanlar, aşağılık kâtiller hâline gelmişti. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalırsa, o kadar iyiydi...”
Siyonistlerin “kutsal terörünün”, “sıradan örneklerinden” biri de, 1948’deki “Deir Yasin Köyü Katliamı” olacaktı: “Menahem Begin’in yönettiği Irgun ve Stern teröristleri, Kudüs yakınlarındaki bu köye düzenledikleri kanlı baskında; hâmile kadınlar ve çocukların da dâhil olduğu 280 kadar Filistinliyi, sokaklarda dolaştırdıktan sonra gözlerini kırpmadan kurşuna dizmişlerdi. Ne acı ki, öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçilmiş, erkeklerin de cinsel organları koparılmıştı.”
Hele Eylül 1982’deki “Sabra ve Şatila Katliamı”, Haçlı Seferleri esnasındaki emsâllerini hiç de aratmayacak türde, dünyayı insanlığından utandıracak ve kanını kelimenin tam anlamıyla donduracak çaptaydı ve emri veren de Savunma Bakanı hüviyetiyle “Beyrut Kasabı”, “Buldozer” nâmıyla müsemmâ, Haganah’ın azılılarından Ariel Şaron idi. İsrail’in 70 bin askerle Lübnan’ı işgâli sırasında, Filistinli mültecilerin yaşadığı kamplar kuşatılmış ve kundaktaki bebeklerden eli silahsız hareket eden binlerce masum insana dek (çoğu çocuk 2500 kişi) hunharca kurşuna dizilmişlerdi. Sokaklar haçlı seferlerini andırırcasına üst üste yığılan cesetlerle dolmuş ve kan kokusu tahammül edilmez bir hâl almıştı.
Manzaranın dehşeti, İsrail kumandanının yaptığı tüyler ürpertici ifşaattan da bellidir:
“Ölüleri topluca gömmek için kazılacak çukurları açacak buldozerlerimiz sokaklara sığmadı. Küçüklerini istedik, gelince ölüleri gömeceğiz.”
Merhum İlhan Bardakçı’nın o günlerde kaleme aldığı şu ifadeler, olayın vahametine bakın nasıl parmak basmıştı:
“İsrail ve hele lügatinden, insanlık ve acıma kelimelerini silmiş olan Savunma Bakanı Şaron, sanki bir vampir. Aysız, karanlık ve fırtınaların ıslık çaldığı gecelerde gökyüzünden iniveren kirli kanatlı yaratık gibi İsrail. Ve gagasında Şaron’un kan emici cehennemî ihtirası... Lübnanlılar da bu canavar pençelerinde bir bahtsızlar kafilesi...”
Bu ve bundan sonraki katliamların en baş fâillerinden olan Ariel Şaron’un aşağıdaki sözlerinin Haçlı seferlerine komuta eden kan içici canavarlardan hiçbir farkı yoktu:
“Yemin ederim ki, eğer ben sıradan bir İsrail vatandaşı olsaydım, gördüğüm her Filistinliyi yakardım, acı çekerek ölmesini sağlardım. Refah’ta 750 Filistinliyi öldürmüştüm. Arap kızlarına tecavüz etmelerini sağlayarak askerlerimi cesaretlendirmeye çalışıyordum. Filistinli kadınlar yahudilerin ancak kölesi olabilir. Biz onlara istediğimizi yapabiliriz. Kimse bize ne yapmamız gerektiğini söyleyemez. Ama biz herkese ne yapacağını söyleriz!”
Şaron ve diğer Siyonist teröristler, kanlı eylemlerinde daima, İsrail’in kurucusu Ben Gurion’un şu doktrini istikâmetinde hareket ediyorlardı:
“Kadın ve çocuklar dâhil savunmasız, mâsum insanları acımasızca vurmak gerekir.”
İsrailli tarihçi Avi Şlaim’in belirttiğine göre aslında, Şaron’un, liderliğini yürüttüğü Likud Partisi’nin ve tüm İsrail’in izlediği nihaî politikanın kökeni; faşist ideolojisinden ötürü “Vladimir Hitler” lakabıyla anılan Vladimir Zeev Jabotinsky’nin 1920’lerde geliştirdiği “Demirden Duvar Doktrini”ne dayanmaktadır:
“Tüm yerli halklar, kendilerini kurtarmaya yönelik bir ışık gördükleri sürece topraklarına yerleşen yabancı kolonicilere karşı direnirler. Araplar da, Filistin’in İsrail toprağı haline gelmesini engelleyebileceklerine dair bir umut taşıdıkları müddetçe direneceklerdir. Dolayısıyla yerleşimimiz; onların asla parçalayamayacakları, yahudi süngülerinden oluşmuş bir demirden duvarın arkasında gelişebilir. Gönüllü bir anlaşma kesinlikle mümkün değildir. Araplar bizden kurtulabileceklerine dair az bir umut bile besleseler, direnişten vazgeçmeyeceklerdir.”
Siyonistlerin, dinî ve siyasî otoritelerden aldıkları teşvik ve cesaretle işledikleri türlü melânetlere ek olarak, burada biraz da Filistinlilere uyguladıkları insanlık dışı işkence çeşitlerinden bahsedeceğiz. Londra’da yayınlanan Sunday Times’in 1977’de neşrettiği bir araştırmada söz edilen, korkunç ve bir o kadar da tiksindirici işkence yöntemleri karşısında insanın utançtan yerin dibine girmemesi mümkün değil:
“İşkence türleri arasında; cinsel organlara elektrik verme, tutukluyu çırılçıplak buzlu suya sokma, gözleri bağlanmış tutuklunun üzerine özel eğitilmiş köpekleri saldırtma, vücudun değişik yerlerinde sigara söndürme, tırnakların ve sağlam dişlerin sökülmesi gibi yöntemler vardı.”
Emekli Albay ve Tarihçi Moşe Givati’nin “Çöl ve Alevlerin İçinde” adlı kitabında mevzu ettiği, 1948, 1956 ve 1967 Arap-İsrail Savaşlarında Yahudi askerlerin savaş esirlerine yaptıkları iğrenç işkencelerden bir kaçı da şuydu: “Askerlerin gözlerini sigara ile oymak ve cinsel organlarını kesip ağızlarına vermek...”
Şaron ve avânelerinin insanlıktan zerrece nasibini almamış menhûs anlayışı, İsrail’in Filistinlilere bakışı ve muamelesinde de kendisini belli etmiştir. İsrail’in gözünde, kendisine karşı direnen Filistinliler ya ahmak bir vahşi ya da varlık olarak ciddiye alınmayacak kemiyetten öte bir anlam ifade etmemiştir. Zirâ yasalara göre, ancak Yahudi’nin tam vatandaşlık hakkı mevcuttur ve muhâcereti hiçbir surette tahdide tâbi değildir. Vatanı gasp edilen toprakların gerçek sâhibi Filistinlilere ise, “daha az gelişmiş” olduklarından ötürü yahudilerden daha az ve basit haklar tanınmıştır.
Filistinlilere karşı sözü edilen melun düşünce ve davranışların kaynakları hakkında yahudi yazar Aşad Haam’ın “İsrail’den Gerçekler” isimli kitabında, şu teşhislere yer vermektedir:
“Yahudiler sürgünde iken köleydiler, şimdi ise kendilerini sonsuz bir özgürlük içinde buldular. Bu büyük değişiklik onların bir kölenin kral olması örneğinde görüleceği gibi baskı ve zorbalığa meyletmelerine neden oldu. Araplara büyük bir gaddarlık ve düşmanlıkla davranıyorlar, haksızlıkla topraklarına tecavüz ediyor, onları hiçbir neden olmaksızın hem de hayâsızca dövüyorlar.”
Şaron öncülüğündeki İsrail yönetiminin, Filistinlilere karşı süre giden soykırımcı tutumlarına yönelik dünyadan gelen tepkileri dizginlemek için “Anti-Semitizm’i” nasıl bir savunma kalkanı haline getirdiklerini ise, Arap Yazar İbrahim Nafile şöyle deşifre etmektedir:
“İsrail ve Siyonist örgütler “anti-semitizm” suçlamasına politik bir araç olarak gitgide daha fazla sarılıyorlar. Anti-semitizmin tarifini, İsrail’e ve İsrail politikalarına yönelen her türlü eleştiriyi içine alacak tarzda genişletiyorlar. İsrail işgal güçlerinin, Filistin halkına karşı giriştiği bütün o insanlık dışı saldırıları eleştirenler de anti-semitist damgası yiyorlar. Bu yafta caydırıcı bir güç kazanmıştır.
İsrail ve Siyonist güçler, İsrail politikalarının tartışılmasının önüne geçmek üzere çok geniş bir ilişki ve çıkar ağı kurmuşlardır. Akademik çevrelerde bile belli konulara değinmek anti-semit damgasıyla damgalanmak için yeterlidir. Sonuçta, bazı akademik çalışma sahaları İsrail’in tabuları listesine girip listeyi alabildiğine uzatmaktadır. Avrupa Komisyonunun yaptırdığı bir kamuoyu araştırmasında ‘dünya barışına en büyük tehdidi kim oluşturuyor?” sorusuna cevap veren katılımcılar, İsrail’i en tepeye oturtmuştu. Sonuçlar ortaya henüz çıkmıştı ki İsrail medyası ve Siyonist örgütler Avrupa toplumlarına ve kültürüne saldırmaya başladılar.
Şaron hükümetinin, Batı Şeria ve Gazze’deki ikamet bölgelerine hava saldırılarını sürdürme kararı ile bazı İsrailli pilotların, bu saldırılara katılmayı reddetmesi İsrail medyasında pek çok yoruma yol açtı. Pilotların gerekçesi, bu çeşit saldırılarda, çok sayıda masum sivilin de öldüğü şeklindeydi. Özellikle dikkat çeken bir yazı, Ma’ariv’in internet sitesinde yer buldu:
“Ariel Şaron 101. Birim’in parlak günlerine geri döndü, şapkalarımızı Şaron için çıkartalım!”
101. Birim sivil Arapları öldürmekle ün kazanmış bir para-militer gurubun adıydı. Bu yorum bir istisna da teşkil etmiyor. Bir diğer yorumun Şaron’u “temizlik operasyonuna devam etmesi ve sistematik hale getirmesi” için teşvik ettiğini görüyoruz. Bir üçüncüsü ise şöyle diyor: “Araplar herhangi bir konuda ‘masum’ olamazlar.” Son bir tane daha aktaralım: “Araplar mevcut olduğu müddetçe barış filan olamayacağını ne zaman anlayacaklar?” Soykırım tonlamalarıyla bezeli bütün bu ırkçı söylem, sadece İsrailli politika ve din adamlarının yıllardır pompaladıkları zehrin bir yansımasıdır.
