Türkiye'de Anayasa Geleneğinin Özellikleri-2
17 Mustafa Kemal Paşa’nın 20 Ocak 1921’de anayasanın yapılması münasebetiyle yaptığı konuşmada, “Biz prensip olarak makam-ı hilafet ve saltanatı kabul ediyoruz. Bunu kabul ettikten sonra efendiler, mukteza-yı şer’i şerif ve mukteza-yı tabiat ona bir takım hukuk ve selahiyet vereceğiz. Fakat bunları bugün konuşup karar vermek istemiyoruz”18 diyerek teminat vermesi üzerine, konu ile ilgili tartışmalar ileri bir tarihe ertelenmişti.19
Görüldüğü gibi, yazılı olarak kayıt altına alınmasa da her halükarda hilafet ve saltanatın meşruiyeti ve meclisin bu makamlara bağlılığı tartışma konusu edilmiyordu. TBMM, olağan şartlarda kanun yapacak ve aldığı siyasî kararlarla ülkeyi yönetecek İstanbul’dan bağımsız bir organ olarak görülmüyordu. Bu nedenle hazırlanan anayasada, devletin şeklinin ne olduğu belirtilmemişti. Bu olağanüstü şartlarda geçici bir çözüm olarak, meclis hükümeti sistemi benimsenmişti.20
Buna rağmen, Amasya, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde olgunlaşıp kuvvetlenen millî irade ve millî egemenlik ilkelerini esas alan bu anayasa, devletin gelecekte şeklinin en azından mutlakıyetçi bir hükümdarlık olmayacağını dolaylı yoldan anlatıyordu. Nitekim 1876 ve 1909 Anayasaları, padişahın yetkilerinden bir kısmını halkın temsilcisi olan parlamentoya devretmiş, fakat padişah, devleti yöneten en üstün güç olarak statüsünü korumuştu. 1921 anayasası, hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve milletin tek temsilcisinin TBMM olduğunu hükme bağlayarak bu statüyü bozmuştu.21
1921 Anayasası, savaşı yürütmek için Ankara’da geçici olarak kurulan meclis hükümetinin çalışma usullerini düzenleyen ve dolayısıyla, ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartların gerektirdiği acil ihtiyaçları karşılamak için hazırlanmış 24 maddelik kısa bir metinden ibaretti. Bu nedenle de olağan durumlarda bir devletin yönetimine ve siyasî hayatının düzenlenmesine yeterli değildi.22 Anayasada temel hak ve özgürlüklere hiç yer verilmemişti. Anayasanın yetersiz olduğu tüm konularda 1909 Anayasası’nın ilgili hükümlerinin yürürlükte olduğu kabul edilmişti.23
Gerçekte Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının düşüncesinde padişahın siyasî iktidarının kesin olarak sona ermesi ve Cumhuriyet idaresine geçilmesi fikri vardı. Bunun için fırsat kolluyorlardı.24 1923 yılında, anayasaya aykırı olarak, Meclise erken seçim kararı aldırıldı25 ve yaz aylarında yapılan seçimlerde muhalif kanada mensup milletvekilleri seçimlere sokulmayarak meclis dışında bırakıldı.26 Yeni Meclis önce Saltanat’ı kaldırdı, sonrasında da 29 Ekim 1923 tarihinde çıkardığı bir kanunla Cumhuriyet’i ilan etti.27
Cumhuriyet’in ilanından sonraki süreçte, 1924 yılında patlak veren Kürt isyanının da etkisiyle, sadece meclis içindeki değil meclis dışındaki muhalefetin de silindiği bir dönem yaşandı.28 Bu dönemde partileşerek Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) çatısı altında kontrolü tamamen eline geçiren Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Hilafetin kaldırılmasını temin ettikten sonra 1924 yılında yeni bir anayasanın yürürlüğe girmesini sağladılar.
Aslında 1921 Anayasası ve sonrasında yaşananlar, anayasacılık bakımından yepyeni bir aşamanın başlangıcı oluyordu. Artık hükümdarlı ve parlamentolu bir meşrutî sistem yerine, doğrudan doğruya meclis üstünlüğüne dayanan bir ihtilal yönetimi söz konusudur. O dönemdeki ihtilalci yönetim tarzını düzenleyen ilk anayasa da 1921 Anayasası’dır. Mücadeleyi yöneten kadrolar, bu anayasa ile artık doğrudan doğruya bütün egemenliği kullanan bir meclisin kurulmasına karar vermekte, böylece iktidarı sınırlama yerine, doğrudan doğruya egemenliğin ve iktidarın kaynağını ve kullanımını değiştirme isteği kendini göstermektedir. Artık egemenliğin kaynağı ilâhî niteliğinden uzaklaştırılarak, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir düsturu ile millete ait kılınıyordu. Egemenliğin kullanımı konusunda ise, milletin temsilcisi olan meclis tek yetkili olarak hilafet ve saltanat kurumunun yerini alıyordu. Nitekim bu anlayışla devlete ait yasama, yürütme ve yargılama yetkileri tamamıyla meclisin eline verilmiştir.29
Devam edecek.
Dipnotlar:
15- Ömür Sezgin, Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu, Birey ve Toplum Yay., Ankara-1984, s. 15; Nitekim Mustafa Kemal Paşa, TBMM açıldıktan bir gün sonra verdiği önergesinde şunları söylüyordu:
”Halife olması itibariyle padişah, tüm müslümanların reisidir. Düşmanlarımız saltanat ve hilafeti birbirinden ayırmak istiyorlar. Bizim amacımız bu iki makamı ayırmanın millî iradeye uygun olmadığını göstermek ve mukaddes makamı esaretten kurtarmaktır” (Kazım Öztürk, Atatürk’ün TBMM Açışı ve Gizli Oturumlardaki Konuşmaları, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara-1981, s. 15)
16- TBMM’nin açılması, Osmanlı döneminde başlayan siyasal sürecin bir devamı niteliğindeydi. İlk Meclisin ikinci başkanlığını yapan Celalettin Arif Bey, bunun yeni bir meclis olmadığını; Osmanlı Meclisi’nin devamı olduğunu ifade etmektedir. (Mehmet Arif, Anadolu İnkılabı (Milli Mücadele Anıları), Arba Yay., İst-1987, s. 37)
17- Karatepe, a.g.e., s. 150
18- Öztürk, a.g.e., s. 441
19- Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Meclise verdiği 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde de şunları söylüyordu:
“Hilafet ve Saltanat makamını kurtarmayı başardıktan sonra, meclisimizin düzenleyeceği yasalar çerçevesinde padişahımız da yerini alacaktır” (Öztürk, a.g.e., s. 72)
20- Mümtaz Soysal, Anayasaya Giriş, A.Ü.S.B.F. Yay., Ankara-1968, s. 118; Nitekim Mustafa Kemal Paşa, TBMM açıldıktan bir gün sonra verdiği önergesinde şunları söylüyordu:
”Anadolu’da geçici nitelikte de olsa bir hükümet reisi tanımak veya bir padişah kaymakamı ihdas etmek caiz değildir. Halife olması itibariyle padişah, tüm müslümanların reisidir.” (Öztürk, a.g.e., s. 15)
21- Karatepe, a.g.e., s. 152
22- Aldıkaçtı, A.g.e., s. 76
23- Karatepe, a.g.e., s. 152
24- “Saltanat devrinden, cumhuriyet devrine geçebilmek için, cümlenin malumu olduğu veçhile, bir intikal devresi yaşadık. Bu devrede, iki fikir ve içtihat, birbiriyle mütemadiyen mücadele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin idamesiydi. Bu fikrin taraftarları sarih idi. Diğer fikir, saltanat idaresine hitam vererek idare-i cumhuriyet tesis eylemekti. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi, sarih söylemekte mahzur görüyorduk. İdare-i devleti cumhuriyetten bahsetmeksizin, hâkimiyet-i milliye esasatı dairesinde, her an cumhuriyete doğru yürüyen şekilde temerküz ettirmeye çalışıyorduk… Vaziyeti olduğu gibi telaffuz etmek, maksadın büsbütün ziyanını mucip olabilirdi. Çünkü efkar ve temayülatı umumiye, henüz padişah ve halifenin mazur mevkiinde bulunduğu merkezinde idi.” (M. Kemal Atatürk, Nutuk-Söylev, TTK Yay., Ankara-1987, C.II, s. 1116,586)
25- Mustafa Erdoğan, “Türkiye’de Siyasal Sistem ve Demokrasi”, Türk Demokrasisi Özel Sayısı, Yeni Türkiye Dergisi Sayı 17 Eylül-Ekim 1997 s. 50
26- I. Meclis’te siyasal parti temsilcileri yoktu, fakat zamanla üyeler arasında bir bloklaşma olmuş ve Birinci Grup (M. Kemal Paşa ve arkadaşlarının başını çektiği Müdaf-i Hukuk Grubu) ile İkinci Grup (muhafazakârlar) teşekkül etmişti. Seçimlerden sonra İkinci Grub’un II. Meclis’e sokulmaması, önemli bir temsil sorunu çıkarmıştır. (Bkz: Ahmet Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet/İkinci Grup, İletişim Yay., İst-1994)
27- “Oylamaya meclisin yüzde 52,7’si katılmadı. Arkasından Cumhurbaşkanlığı seçimine gidildi. Tek aday Mustafa Kemal'di. 334 milletvekilinin 158'i oylamaya katıldı, geri kalan 176 üye ise ne Cumhuriyet'in oylamasına ne de Cumhurbaşkanı seçimine katılmamıştı. Bu durumda Atatürk hem meclis başkanı, hem cumhurbaşkanı, hem Halk Partisi'nin başkanıydı. Başkomutandı. Cumhurbaşkanı olduğu için Hükümeti de kendisi atayacaktı.” (Nuh Gönültaş, “Hatırlamakta fayda var, Atatürk nasıl Cumhurbaşkanı oldu?”, http://www.sonsaniye.net/yazar8229.htm 18.Kasım 2006)
28- Çağlar Keyder, Türkiye'de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yayınları, 1989, İstanbul, s.71
29- Soysal, 100 Soruda.., s. 20-21, 38-39; Meclis hükümeti denilen bu sistem, bir anlamda güçler birliği deyimiyle aynı sayılabilir. Bütün güçlerin mecliste toplanması ve güçleri birbirinden ayırarak dengeleme düşüncesinin reddedilmesi bütün ihtilal rejimlerinin ortak özelliği olarak ortaya çıkmaktadır.(A.e., s. 45)
