Aleviler Azınlık mı? - Başörtüsü Sorununun Çözmek İçin Bir İrade Var mı?

Yazar: 
İlhan Öztürk
Köşe: 
Haber Yorum

Sadece Alevîlerin ötekileşmesini isteyen bir kısım Alevîlerin tutumunu da bu anlayışın içinde değerlendirebiliyoruz.
Alevîlik nedir? Bu soruya nasıl cevap verildiği önemli.
Alevîlik bir mezheptir.
Tıpkı Sünnilik gibi. İran’daki Şiiler gibi. Ya da ülkemizdeki Caferî vatandaşlarımız gibi. Eğer böyle deniyorsa Alevî müslümandır. Lozan’da sınırları çizilen azınlık tabiri içinde sayılmaz. Bütün müslümanların kullandıkları hakları, imkânları onların da kullanması gerekir. Ülkenin gerçek sahiplerindendirler. Dinle ilgili kurumlarda temsil edilmeleri gereklidir. Eğitimlerini şimdiye kadar getirdikleri yazılı kaynakları üzerinden almaları haklarıdır. Onlara başka İslamî bir mezhebin yerine kendi kitabî bilgileri verilmelidir. Bunların inanışında kitapları Kuran’dır, peygamberleri Hz. Muhammed’dir, ibadet yerleri camidir. Farklı olmaları hiçbir zaman sorun olmamalıdır. Zaten de olmamıştır.

Alevîlik bir tarikattır. Osmanlı imparatorluğu döneminden beri Alevî-Bektaşi tekkeleri olmuştur. Özellikle Yeniçeri ocağının ekseriyetle bu tarikata bağlı olduğu bilinmektedir. Anadolu’nun her köşesinde bu tekkelerin büyüklerinin türbeleri vardır. Bu türbeler tekkeler ve mensupları saygı görürler. Alevî dedelerinin Osmanlı zamanındaki saygınlıkları bugün yoksa bu daha çok tekkelerin kapatılması ve gelirlerinin bulunmaması sebebiyledir. Tüm tarikatlarda aynı sonuçlar görülmektedir. Alevîlerin cem evleri vasıtasıyla görece tekkelerini yaşatmak istemeleri doğaldır. Bu konuda anayasanın kendilerine sağladığı temel haklar doğrultusunda yardım almaları ve destek görmeleri de doğaldır. Bu şekilde düşünen Alevîler de kendilerini müslüman olarak nitelemektedirler. Ülkede azınlık diye nitelenemezler. Diğer mezhep ya da tarikat mensuplarının sahip olduğu haklara ve imkânlara sahip olmaları gerekir. Bu konuda eğitimleri de dâhil devlet desteğine ihtiyaçları vardır ve karşılanmalıdır.
“Alevîlik ayrı bir dindir, Müslümanlığın bir bölümü değildir.
Muhammed peygamber değildir. Kur’an da hak kitap değildir. Alevîlik de cami yoktur. Namaz, oruç gibi ibadetler yoktur. Biz ayrı bir diniz. Bizim ibadet yerimiz cem evidir. Bizi müslümanlaştırmaya ya da Sünnileştirmeye çalışıyorsunuz. Biz bunların tümüne karşıyız.”
Eğer böyle diyenler varsa ki vardır, böylelerinin Alevîlik anlayışı biraz Lozan’daki azınlık tanımına uymaktadır. İnsanların böyle bir inanışa sahip olma hakları vardır. Anayasamıza göre bu inanışları konusunda kendilerine tanınan haklardan ve imkânlardan yararlanmaları da gerekir. Ancak bunların isteklerinin kendilerini azınlık konumuna koyarak bazı dış desteklerden yararlanmaya vesile olacağı düşünülebilir. Böyle düşünenler, Alevîler içinde kendilerini nasıl konumlayacaklardır?
Alevî olduğunu söyleyen hemen hemen tüm kesimlerle bunların arasında açık farklar bulunmaktadır. Açık görüş ve inanış farklarını cem evlerinin gidermesi de mümkün değildir. O zaman her grubun kendine has cem evi ve farklı istekleri olacaktır.
Hükümetin Alevîler konusunda, Alevîlerin kendi içlerinde var olan bu kafa karışıklığına rağmen nasıl bir çözüm getireceği merak konusudur. Getirilecek çözümler, özellikle kendilerini ötekileştirme de ısrarlı olanlar için kabul görmeyecektir. Bunun da peşinen bilinmesi gerekir.

BAŞÖRTÜSÜ SORUNUNU ÇÖZMEK İÇİN BİR İRADE VAR MI?

İki haftadır yine başörtüsü gündemde. Önce bir İHL öğrencisinin 24 Kasım öğretmenler gününde ödül alması gerekirken cezalandırılması konuşuldu, tartışıldı. Sonra başbakanın öğrenciyi ve ailesini arayarak teselli ettiği haber yapıldı. Soruşturmadan falan da bahsedildi ama bir netice çıkmayacağı için üstü kapatıldı. Ardından bayat bir kamuoyu yoklaması piyasaya sunuldu. Türban takanların sayısı AKP iktidarında dört kat artmış denilerek manşete çekildi.
Aslında anayasa çalışmaları dışında başörtüsü ile ilgili fazla bir şey de yoktu. Arada cumhurbaşkanının eşi törenlerde protesto ediliyordu ama kimsenin bunu önemsediği de yoktu. Anayasa çalışmalarında da öyle elle tutulur bir çözümden bahsedilmiyordu. Sadece bazı başörtüsü karşıtları, özgürlükçü bir anlayış falan denilince eyvah başörtüsü serbest olacak diye bağrışıyorlardı. Yasak bütün alanlarda olanca şiddetiyle devam ediyordu. Zaman zaman medyada başörtüsü yasağını protesto eylemleri küçük haberler halinde yer alıyordu. Görülen, başörtüsü mağdurları sorunu buzdolabına koymuşlar psikolojik sınırların aşılmasını bekliyorlardı.
Ülkeyi bugün yönetenlerin çoğunluğunun eşlerinin başörtülü olması sebebi ile sorunun çözüleceği umuluyordu. Mağdurlar yöneticilerin bu konudaki hassasiyetine inanıyorlardı. Umutlarını ertelemelerine rağmen kesmiyorlardı. Onlara göre sorunu çözmek için bir irade vardı. Beklentileri hâlâ canlıydı.
Büyük bir potansiyel ile iktidara getirilen hükümetin bu gücünü kullanması halinde sorunun çözülebileceği düşünülüyordu. Hükümetin ülke sorunları konusunda cesaretli girişimleri, kat edilen mesafeler umut veriyordu.
Başörtüsü sorunu bir insan hakkı sorunu olarak ele alınarak gerek üniversiteler gerekse tüm kamusal alanlarda sorun olmaktan çıkarılabilirdi. Şu ana kadar geçen yıllar boyunca hükümet neredeyse hiçbir adım atmadı. Sorun buzdolabına konulunca çözülmüş olmuyordu. Hiçbir alanda ilerleme kaydedilmedi.
O zaman bu konuda sorunun çözümü için bir irade var mı sorusunun cevabına “evet” demek zorlaşıyor. Mağdurlar bütün iyi niyetleri ile “evet var” deseler de içlerinde eksilen bir güven olduğu da anlaşılıyor.
Sadece üzüntülerini iletmek ya da sorunun çözüleceğini söylemek belki zayıf bir irade beyanıdır. Başka konularda gösterilen kuvvetli irade ya da cesaret bu konuda da var mı diye sorgulamak gerekir. Tevhide’nin ya da başkalarının da sorduğu ve cevabını bir türlü alamadığı soru da budur.