Aba'dan Mektup (3)

Yazar: 
Nuri ERCAN

 

Sevgili kızım, yaşadığınız dünyanın hakikatlerin ter yüz edildiği bir dünya olma yolunda epeyce mesafe kat ettiğini söylememe lüzum hissetmiyorum. Sizler de sohbetlerinizde geçmişi yâd ederek, bu mevzular hususunda kelam ediyorsunuzdur. Aranızdan, hangi güzelim değerlerin çekip gittiğini, hangi güzel âdet ve geleneğin yerini ne idüğü belli olmayan nevzuhur uygulamalara bıraktığın dile getiriyorsunuzdur. Biliyorum kaybettiklerinize içiniz gidiyor, bu sebeple “ah” çekiyorsunuzdur. Lakin bu değerlerin ve sahih geleneğin aranızdan ayrılmasına gayri ihtiyari de olsa sizlerin sebep olduğunu kabul etmek size zor geliyordur. Oysa “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.”
Sizlere, geçmişte baş tacı ettiğiniz uygulamalarınızın kısa bir zaman diliminde nasıl ayaklar altına alındığını birkaç misalle izah edeyim de ahların vahların içerisine sizleri gark edeyim!
Bir zamanlar, çocuklarınız dünyaya geldiğinde, yeniden sahabe hayatını günümüze aktarmak maksadıyla Sümeyye, Rumeysa, Enes, Yasir, Ammar, Huzeyfe gibi isimleri onlara ad olarak seçiyordunuz. Sizin bu ameliyenizin anlaşılır diğer bir sebebi de, yaşadığınız çağın pisliklerine bütün asırların en muazzez insanlarının isimleri ile haykıra bilme isteği idi. Bu arada, aranızda bu güzel isimleri yeniden çocuklara koyma modasına öyle çok iltifat edildi ki, Aişe, Fatıma, Hatice, Abdullah, Mustafa, Ali, Osman, gibi isimler hor görülecek diye tir tir titredim. Doğrusu, yeni isimlerin ve yüzyıllardır kullanılagelen meşhur isimlerin, harman edilerek çocuklarımıza isim olması idi. Lakin sizler bir güzelliği tattığınız zaman diğer güzellikleri unutuyorsunuz. Ya şimdi? Şimdi durum daha vahim. Benim evlatlarımın çocukları Sümeyye’den de, Hatice’den de vazgeçmek üzere, Huzeyfe’yi de Furkan’ ı da mazının bir cüzünde, bir cüz olarak bırakmaya etmeye meyilli gibi. Artık Ammar’ı, Selman’ı, Yasir’i, Mehmed’i kaba buluyor. Bunların yerine kibar ve teatisi daha yüksek isimler mi buluyorsunuz? Ne gezer! Şimdilerde çocuklarınıza uygun gördüğünüz yeni isimlerin hangi ölçüye göre seçildiğini pek anlamış değilim. Bizler siz evlatlarımıza ad ararken, “Kuran’a uyar mı, Kuran’da var mı, talkına gelir mi?” diye soruştururduk. Böylece çocuğumuz büyüyüp, bu bilgi kendisine ulaştığında anne-babanın çocuğu hakkında ne derece hassas olduğunu bilir ve kendisinin de nelere dikkat etmesi gerektiğini anlar; en azından kökünün nelere isnat ettirildiği konusunda bilgi sahibi olurdu.Görüyorum ki, bu hassasiyet aranızdan terk-i diyar eylemek üzere. Artık çocuklarınızı anlamsız, tarihî hiçbir şahsiyeti hatırlatmayan, vurgusu olmayan, hatta bir çoğu kulağa hoş gelmeyen isimlerle çağırdığınızı bilmelisin. Misal istiyorsan önce kendi çocuklarının, sonra da sizler gibi düşünen kişilerin çocuklarının isimlerine bakıver kızım! Sadece şunu söyleyeyim: Kızınıza bir Melisa, oğlunuza bir Tosun ismini koymadığınız kaldı!

Kızım, öncelikle düğünlerinizle ilgili şu satırları biraz sinirlenerek yazdığımı bilmelisin. Size ne oluyor? Sizler değil mi idiniz, evlenirken “Batı usulü beyaz gelinliği zinhar giymeyiz” diyen! Hani gelinlik kilise âdeti bir kıyafet idi? Şimdi ne değişti de kendi kızını beyaz gelinlikler ile gelin etmeye hazırlanıyorsun? Haklısın, senin kızın kimlerden eksik? Ama mantığın ne derece doğru? Senin annen çarşafla, sen bindallı elbiseyle gelin olurken diğerlerinden eksik mi idiniz! Bir de şu, herkesin önünde “kolbastı” tutkusu kızlarınıza nereden bulaştı? Manzaraya bak manzaraya! Genç kızlar ve delikanlılar salonun ortasında, etrafta kız kızan yerlerini almış, çoluk çocuk toplanmış, aksakallı dedeler, beli bükük nineler seyre dalmış, ortadakilerin arasında sizlerin “kapalı” dediğiniz kız çocukları affedersiniz “döktürüyorlar”. Çocuklarınızın herkesin önünde oynamasını nasıl açıklıyorsunuz? Düğünlerde oynayan çocukların İslâmi eğitiminin yeterli olmadığın söylüyorsanız o başka. Ama yine de sizlere sormalı değil mi? Başındaki örtü ile çıkıp herkesin önünde oynayan bu kızlarımız kimden etkileniyor acaba? Bu çocuklar tesettürün bir hayâ işareti olduğunu hiç mi duymadılar? Hayâ örnekleri görmediler mi? Sizler nerelerde idiniz? Aranızda mahremiyet yayılsaydı, bu yeni nesil başı örtülü “kolbastıcılar” ortaya çıkar mı idi?
Sizleri tenkit mevzuunda biraz aşırı gittiğimin farkındayım. Bütün kabahat elbette ki siz evlatlarımın değildir. Biraz da evin dışındaki hayat farklılaşıyor. Eğer toplumun her köşesi edep ve adap öğretecek olsa idi tenkide mevzu olabilen meseleler neşet etmeyecekti. Ancak bilirsin ki evladım, Hz. Âdem cennetten kovulduğu zaman bizlerin yaptığı gibi önce şeytanı suçlayarak işin içinden sıyrılmak yerine, önce kendi nefsini suçladı, hata ettiğini itiraf etti ve tövbe etti. Âdem babamız bu tavrı ile kendine yeniden bir hareket serbestîsi elde etmiş oldu. Şeytanı suçlayarak kendini kilitlemedi. Rabbi ile bağları kopartmak yerine kendini eleştirerek irtibatı devam ettirdi. Senin anlayacağın günahın nedenlerini tam teşhis edebilmek çok önemli. Teşhis tam ve mükemmel olursa hastalık tedavi edilir, zarar biter ve kâra dönülür. Bu sebeple sizlerin yaşadığı toplumun maruz kaldığı hastalıkları iyi teşhis etmek için hatayı önce kendinizde aramanız kaçınılmazdır.
Kızım, edep ve adap konusunda bir iki kelâm ederek mektubuma nokta koyacağım. Sana bu konuda nasihat edecek değilim. Sadece edep ve adap algısının bizim zamanımızdaki durumu ile sizin yaşadığınız dönemedeki vaziyyetini mukayese edesiniz diye zihninizi meşgul edebilirsem ne mutlu bana.
Evvela bizim çocukluğumuzdaki, okula başlama merasimi ve okullarımızın kapılarında hüsn-i hat ile yazılıp, altın yaldızı ile tezhip edilen “Edep Yahu” levhasının varlığının ne anlama geldiğinden bahsedeyim. İbtidaiye’ye kaydettirilen bir çocuğun bütün akrabaları ve anne babası onu, edep, adap öğrensin diye niyet ederek okula götürürdü. Okula başladığı ilk gün, evde bed-i besmele merasimi yapılır, bu vesile ile mahalledeki fakir fukaraya mini bir ziyafet çekilirdi. Çocuğa, okulun kapısındaki “Edep yahu” yazısının ne anlama geldiği onun anlayacağı bir lisanla izah edilirdi. Meraklandırmayayım, bana öğretildiğine göre, ”Edep yahu” cümlesi: “Edep isterim, başka bir dileğim yoktur ey Allah’ım, bana her şeyden önce edep ver!” Anlamına geliyor. Böyle bir okula giden evladımızın ve velisinin üniversite, dershane, sayısal, sözel, katsayı gibi kelimelerle ahbaplığı yoktu. Meslek ne olacak? O mesele Rezzak-ı âlem’e havale edilirdi. Meslek edinme, neredeyse hayatı feda edercesine helak olunan bir meşguliyeti hak etmiyordu o zamanlar. Mevcut okullar ve mektepler dışında da çocukların meslek sahibi olabileceği müesseseler mevcut idi. Bir çocuğun istikbali denildiğinde aklımıza ahiretten başka bir şey gelmezdi.
Reşit olduktan sonra edep bizim davranışlarımızı sarıp sarmalamış olurdu. Efendimizin timsali olduğu bir edep medeniyetini yaşadığımızı hemen kavrayamazdık belki, ama yaşadığımız hayattan zevk alırken, kederli ve acılı günlerimizde bile edebimizi terk etmemeyi iyi bellemiştik.
Edep ve haya günlük hayatın her veçhesinde, yaşadığımız mekanların her noktasında hakimiyetini pekiştirmiş idi. Bu durumu beğenmeyenler ve ortadan kaldırılmaya gayret edenler zuhur ettiği zaman, toplumun ileri gelenlerini bırakın,eğitimi yetersiz olanlar bile buna müsaade etmez; edepsizliğe başvurmadan adabı muaşeret dairesince olaya el koyardı. Kimse de mağdur olmazdı.
Hızlı ve sert yürüyen birisi, her şeyin bir canı vardır diye uyarılırdı. Biz, uyuyan birisini bağırarak uyandırmaz, yastığına hafifçe vurarak “agah ol” derdik. Böylece kim olursa olsun insanın “eşref-i mahlukat” olduğunu unutmazdık.
Toplum içerisinde bağırarak konuşmazdık. Böyle bir mecliste bizlere, “Allah ve Resulünün huzurunda bağırmayınız” diyen birisi, yüksek bir yerde oturuyordu sanki.
Söz söyleyenin sözü kesilmezdi. Ben o zaman anladım, küçükken büyüklerin yanında neden konuşulmadığını. Küçük yaşlarda, bize uygulanan büyüklerin yanında susma yasağı aslında söz kesmeme eğitimi imiş.
“Ben” diye söze başlanmazdı. Maldan mülkten konuşulmaz, evlad-ı ıyalden bahsedilirken onların üstün özellikleri öne çıkartılarak övülmezdi. Paradan, maaştan bahsedenler görgüsüz addedilirdi. Görüş beyan edilirken “bence” tabir kullanılmaz; onun yerine “fakire göre” tabiri istimal edilirdi.
Babalar çocuklarını dövseler bile yüze tokat vurmazlardı. Yüze vurmanın Efendimiz tarafından men edildiği daha küçük yaşlarda çocuklar tarafından da öğrenilmiş olurdu.
Sen de hatırlarsın kızım, biz “kapıyı kapat” yerine “kapıyı sırla” ya da “kapıyı ört” demeyi tercih ederdik. Bilmem şu, “lambayı dinlendir” cümlesindeki deki zarafeti düşünür müsünüz?
Günahlar açıkta işlenmez, işlenen günahlar ballandıra ballandıra herkesin karşısında anlatılmazdı.
Evde, çarşıda, medresede adab-ı muaşerete dikkat edilirdi. Evet, öyleydi kızım, bizim zamanımızda görgü kuralları falan yoktu; her yerde edep vardı, edep!
Mektubuma burada son verirken evlatlarımdan ve torunlarımdan helallik diliyorum. Sürçi lisan ettik ise affola.
Bu arada Nuri oğlumuza da mektubumuzu sizlere ulaştırdığı için teşekkür ediyorum.
Sizlere kime ait olduğunu hatırlayamadığım aşağıdaki şu beyitleri armağan ederek veda ediyorum.
Kalın sağlıcakla.
Edep ehli mazlumdur zalim olmaz
Edepsiz ilim öğrenen âlim olmaz
Vardım ilim meclisine, eyledim ilm-i talep
Dediler: ilim en son, illa edep illa edep
Edep bir tâc imiş nur-i hüdâdan
Giy ol tacı kurtul her beladan