Ayrımcılık Belası
Toplumda doğup, toplumda yaşayıp, toplumda ölen insanın cemiyet halinde yaşaması zarurettir.
Cemiyet halinde yaşayan insanların mutluluğu için de tepeden tırnağa bütün fertlerin uymaları gereken bir nizamın mevcudiyeti şarttır. Nitekim Allah elçisi rasul ve nebiler ilahi nizamı önce kendi nefislerinde bizzat uygulamış, sonra da gönderildikleri toplumu bu nizama davet etmişlerdir. Uyulması gereken kaide ve kurallar insanlığın istikrarı, emniyeti, huzuru ve sükûnu için şarttır.
Nizamlar ilahi veya beşeri karakterler taşırlar. İlahi olanlar samimi bir imana dayanıp insanlar üzerindeki denetim gücünü büyük oranda gönül âleminde gerçekleştirir ve pratikte çok güzel neticeler verir. Beşeri nizamlar ise siyasi ve etnik temellere dayandığından insanlar üzerindeki denetimini zorbalıkla gerçekleştirir. Nizamın sağlamlığı veya bozukluğu toplum fertlerine derhal yansımaktadır. Bu bakımdan İslam inansın veya inanmasın insanların tamamının mutlu olacağı sağlam bir cemiyetin kurulmasını sağlar. Böylece mutlu insanlardan oluşan mutlu bir toplum meydana gelmiş olur. Toplumun mutluluğundan maksat; o toplumda yaşayan dini, dili, ırkı, bölgesi, mezhebi, meşrebi ve mesleği ne olursa olsun tüm fertlerin mutluluğudur. Bunu gerçekleştirmeyen toplumlarda insanlık, hak, adalet, huzur ya da mutluluktan bahsetmek mümkün olmaz. Bu faziletler de o insanlar için ütopyadan ileri gidemez. Tarih şahittir ki Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden günümüze gelinceye kadar ne zaman insanlar huzur ve mutluluğu İslamda aramışlarsa mutlu olmuşlardır. Ne zaman da mutluluğu etnik ayrımcılık Araplık, Türklük, Kürtlük vb. şeylerde aramışlarsa huzur ve mutluluğu kaybetmişlerdir. Çünkü hiçbir zaman ırk, kabile, sülale tek başına insan toplumunu huzur ve mutluluğa götürecek bir esas olamaz. Çünkü bu unsurlar bütün insanlığı kucaklayıcı olmadığı için kısırdır. İslamla birlikte iman bağı; ırk, kabile ve aile bağının önüne geçmiştir. İslam bu bağları reddetmemekle birlikte iman bağının olmadığı yerde bu bağların aidiyetten ileri geçmeyeceğini haber vermiştir.
Nitekim Rabb’imiz Nuh -aleyhisselam-‘la, iman etmeyip gemiye binmeyen oğlunun kıssasını bize haber vermektedir.
“Nuh Rabbine dua edip dedi ki: Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.
Allah buyurdu ki: Ey nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (Hud 45-46)
İnsanlar arasındaki iman bağı bağların en büyüğüdür. Müslümanlar arasında iman bağı ve onun gereklerini yerine getirmekten daha değerli bir şey yoktur.
Rabbimiz bu bağın adını kardeşlik koymuştur.
“Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat 10)
Müminler birbirlerine böyle kuvvetli bir bağla, kardeşlikle, bağlanırken diğer insanları da düşman kabul etmez, onlara hiçbir zulmü ve haksızlığı reva görmez. İslam Müslümanlarla birlikte yaşayan gayr-ı müslimi İslam toplumunun bir üyesi kabul eder ve onun her türlü hakkının korunmasını emreder.
Rabbimiz:
“Bir kavme olan kininiz sakın sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış)tır.” (Maide 8) buyurmaktadır.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:
“Zımmiye eziyet eden bana eziyet etmiş olur.” buyurarak İslam idaresi altında yaşayan gayr-ı müslim unsurlara asla eziyet edilmemesini emretmiştir.
Nitekim kendisi de ihanete uğrayıncaya kadar Medine’de Yahudi kabilelerle birlikte yaşamıştır.
İslamın bu özelliğinden ve güzelliğinden dolayıdır ki Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den günümüze gelinceye kadar halis Müslümanlar bulundukları her ortamda emniyet ve güvenin huzur ve sükûnun temsilcisi olmuşlardır. Bundan dolayıdır ki Müslümanlar her dönemde zorda kalan tüm insanların sığınağı olmuştur.
Osmanlı döneminde yöneticileri tarafından zulme maruz kalan nice milletler Osmanlı himayesine girmeye can atmışlardır.
Çünkü yöneticisiyle yönetileniyle Müslümanlar nefsiyle değil Rabb’inin emriyle hareket eder.
Rabbimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır:
“Allah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli olanları sever.” (Mümtehine 8)
İlahi emirlere kulak veren Müslüman dün de bugün de iyilik yapmayı adaletli davranmayı kendine şiar edinmiştir. Böyle bir Müslüman hem başkaları ile kolaylıkla ülfet ve ünsiyet kurmuş hem başkaları da kendisiyle kolaylıkla ülfet ve ünsiyet kurabilmiştir. Bundan dolayı Osmanlı uçsuz bucaksız coğrafyada onlarca milletin güven ve asayişini at sırtında sağlayabilmiştir. Bu ancak gönül fethiyle gerçekleşebilecek bir hadisedir. Her vesile ile Osmanlı’ya dil uzatan zihniyetin vatan ve millet yararına yaptığı ne var? Zararları ise pek çok. Bunun başında terör belası gelmektedir. Mutluluğu başkalarının mutsuzluğunda, zenginliği başkalarının fakirliğinde, hayatı başkalarının ölümünde arayanların, ektikleri fitne ve fesat tohumlarını ırkçılık tarlasında terörist olarak yetiştiren hainlerin Osmanlı’ya dil uzatmaya hakları yoktur. Bunlar dün birbirlerine kardeş ve dost olan insanları bugün birbirinin düşmanı haline getirmişlerdir.
Irki taassuplar tarihte ve günümüzde nice zulüm ve haksızlıklara sebep olmuş nice tedavisi mümkün olmayan yaralar açmıştır. Dün firavunun İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını serbest bırakarak yapmış olduğu zulüm de, Amerikada yerlilere ve zencilere yapılan zulümler de, Hitlerin, Mussolini’nin yaptığı zulümler de ırki taassuptan doğan zulümlerdir. Bunların izlerini silmek hala mümkün olmadı. Firavunun israiloğullarına yaptığı zulmün yan etkileri hala devam etmekte ve onlar da firavunlaşma temayülü şeklinde zuhur etmektedir. Kendi dışındakileri köleleştirme çabalarıyla insanlıktan intikam alma planları kurmaktadırlar. Memleketimizde de milletin huzur ve refahından çok, kendi çıkar ve menfaatlerini, siyasi istikbal ve iktidarlarını düşünen yasakçı zihniyetlerin yanlış uygulamaları sonucu memleketimizin bir bölgesi ve insanları kangren haline getirilmiştir. Dün cihan harbinde, Çanakkale’de omuz omuza aynı dava için mücadele eden insanları birbirine düşman hale getirten ‘en iyi kürt ölü kürt’ dedirten zihniyet hangi zihniyettir? Bu bölge halkını kast sistemine benzer uygulamalarla isyan ettiren, okullarda batı dillerinde eğitim yapılırken bu insanlara kendi dillerini yasaklayan, bölge insanına topyekün terörist muamelesi yaparak terörü ekmek kapısı haline getiren, profesyonel teröristler yetişmesine zemin hazırlayan zihniyet hangi zihniyettir? Birlik ve bütünlüğümüze zarar veren asıl yanlışlar bunlardır. Gasbedilen hakların iadesini vatana ihanet olarak görenler, kendilerinin ihanet içinde olduklarının farkındalar mı acaba?
İslam toplumu kokuşturan, insanları birbirine düşman haline getiren ırkçılık illetini men etmiştir. Çünkü ırkçılık birçok kötülüğün anasıdır.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık üzere ölen de bizden değildir.” buyurmaktadır.
Cahiliye bataklığında yetişen ırkçı zihniyet haklı veya haksız olsun taraflarına yardım etmeyi öngörürken, “İslam zalim kardeşini zulümden men ederek, mazlum kardeşini de zulümden koruyarak yardım etmeyi emreder.” Yakını da olsa şahitlik yaparken doğru olmayı emrederek toplumda hak ve adaletin hâkim olmasını ister.
Böyle bir toplumda da huzur ve sükûn hâkim olur. Dostluk ve kardeşlikler pekişir. Fitne ve fesat yer tutamaz.
İslam insanlar arasında adaletsizliğe sebep olacak her şeyi yasaklamış, onları adaletsizliğe, haksızlığa sevk edecek bütün yolları da tıkamıştır.
Rabbimiz:
“Muhakkak ki Allah adaleti iyiliği akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri fenalığı ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye öğüt veriyor.” (Nahl 90) buyurarak kulları arasında adalet ve iyiliğin yaygınlaşmasını çirkin işlerin fenalığın ve azgınlığın ise yok olmasını istemektedir.
Hakiki müslümanın zulümle haksızlıkla işi yoktur. O iyilik ve yardımlaşmayı kendine şiar edinir, hayırlı işlerde yarışır. Bu işleri yaparken de her türlü art niyetten uzaktır. Çünkü art niyetle yapılan amellerin Allah yanında hiçbir değerinin olmadığını bilir.
Müslüman gerçek yolun Allah yolu olduğunu bilir. Bütün gücüyle o yolda olmaya o yoldan sapmamaya gayret eder. Kurtuluşun ancak bu yolla mümkün olacağına kesin olarak inanır. O kulağını ilahi öğretiye açar ve ona tabi olur.
Rabbimiz:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, ondan en çok korkanınızdır.” (Hucurat 13) buyurarak gerçek üstünlüğün takvada, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakla mümkün olduğunu bildirmektedir.
Müslüman her türlü kaygıdan uzak, nefsinde ve çevresinde takvayı hâkim kılma gayret ve çabasının en büyük bir şeref olduğu bilinciyle yılmadan usanmadan çalışır.
















