Tarih Boyunca Güneydoğu
Kürdler uzun yıllardır Orta-Doğu’da yaşayan bir kavim olup, etnik menşe’leri meselesi tartışmalıdır. Bunların etnik menşe’leri hakkında çok değişik görüşler olup, bu hususta net bir fikir ortaya konulamamıştır. Bunların menşei meselesini ne Kürt ananeleri ne de İslam kaynakları kolaylaştırmamaktadır. Kürtler hakkında ilk esaslı bilgilere İslami dönemde Mesudî ve İstahrî de rastlıyoruz. Kürtler hakkında detaylı tarihi bilgiler bölgenin İslam hâkimiyetine geçmesiyle başlar. Diğer bir deyişle Kürtler ancak Müslüman olduktan sonra bir kimlik kazanmışlar, İslamla kendilerine gelmişlerdir. Zira İslamiyetten önceki dönemlerde ne bir Kürt toplumundan ne de bir Kürt devletinden net olarak bahsetmemiz mümkün gözükmemekte, kaynaklarda bunlara ait net bilgiler bulunmamaktadır. İslamî dönemde birçok Kürt hanedanı ortaya çıkmıştır. Ancak bu hanedanlar küçük ve mahalli hanedanlar olmadan öte geçememiş ve hiçbir zaman bütün Kürt unsurları bir araya toplayan büyük ve güçlü bir hanedan ortaya çıkmamıştır. Diğer bir deyişle tarihin hiçbir dönemine damgasını vuran etkin ve güçlü bir Kürt devletinden söz etmemiz mümkün değildir. Mahalli hanedanlar ise, bölgede merkezi otoritenin kaybolduğu dönemlerde bağımsız hareket ederlerken, güçlü ve otoriter devletlerin mevcut olduğu zamanlarda bu devletlerin hakimiyetini tanımışlardır. 6.–10. yüzyıllardaki Türk ve Moğol devletlerinin bölgede hakim olduğu zamanlarda Kürtler bu devletlerin hakimiyetini tanımak zorunda kalmışlardır.
Müslüman Araplar’ın 637’de Tikrit ve Hulvan’ı fethiyle Kürtlerle ilk temas başlamıştır. Sa’d b. Ebi Vakkas Musul üzerine yürüyerek Kürtlerin bulunduğu nahiyeleri fethederken, İyaz b. Ganem ve Utbe bölgenin fethini tamamlamıştır. Bölgenin İslam hakimiyetine geçişi sırasında Kürtler İranlılara destek vermiş, kanlı mücadeleler yapılmıştır. Bu mücadeleler sırasında Kürtler arasında İslamiyet yayılmaya başlamıştır.
Türklerle Kürtler Selçuklular döneminde karşılaşmışlar ve o zamandan günümüz kadar birlikte yaşamışlardır. Selçukluların önemli hedeflerinden birisi de Anadolu ve Bizans’la cihad idi. Tuğrul Bey’in Orta Asya’daki gazilerden öğrendiği metotlarla Bizans’a karşı açacağı bir cihad kendisine saygınlık sağlayacaktı. İşte 1049 da İbrahim Yınal’ın, 1054 de Tuğrul Bey’in Ermenistan’a yaptıkları seferlerin ana sebeplerinin başında bunlar vardı. Bu seferler kuzey-batı İran’daki Kürt beylerinin Tuğrul Bey’in hakimiyetini tanımasına ve Gregoryenler arasında ona saygı duyulmasına yol açmıştır.
Anadolu’ya ilk Selçuklu akınları başladığı sırada Diyarbekir ve el-Cezire bölgesine Mervaniler hakimdi ve Orta Suriye, Mısır’daki Fatımilere bağlıydı. Anadolu’daki Selçuklu hakimiyeti öncesinde bölgede faaliyet gösteren bir kısım Kürt beylerinin de isimleri geçmekte olup, ancak bu beylerin hiçbirisi de genel siyasi yapıyı değiştirebilecek bir faaliyette bulunamamışlardır. Selçuklu kuvvetleri Zencan’da uzaktan tabiiyet gösteren Mervanileri tabiiyet altına alarak halife namına hutbe okuttular. Tuğrul Bey de Mervani emirine tavsiyede bulunarak himayesine aldı. Böylece Mervanilerle Selçuklular dolayısıyla Türkler arasındaki ilk ilişkiler Sultan Tuğrul Bey zamanında başlamıştır.
Tuğrul Bey ile temasa geçen Mervani emiri Nasruddevle 1049 yılından itibaren hutbeyi Tuğrul Bey’in hakimiyetini tanıyarak hutbeyi onun adına okutmaya başlamıştır. Nasruddevle, Bizans imparatoru Konstantin’in ricasıyla, Selçukluların elinde esir olan Gürcü prensi Liparit’in serbest bırakılması için devreye girmiş ve serbest bırakılmasını sağlamıştır ki, bu Selçuklularla Mervaniler arasındaki iyi ilişkilerin derecesini göstermesi bakımından ehemmiyetlidir. Mahalli beyler en doğru yolun Tuğrul Bey’le anlaşmak olacağı görüşünde birleşmişlerdi.
Abbasi halifesi Kaim Biemrillah kendisini Şii baskısından kurtarması için Tuğrul Bey’den yardım ister. Tuğrul Bey 1055 ve 1057 yıllarında Bağdad seferine çıkar ve bölgede asayişi temin ederek Şii tehdidine de son verir. Halife Tuğrul Bey’i “Dünya (şark ve garp) Sultanı” ilan eder. Bu unvan ona bütün Müslüman topraklarını, özellikle Abbasi Halifeliğini tanımayan bölgeleri fethetmek yetkisini ve görevini veriyordu.
Selçuklularla Bizans arasında yapılan Malazgirt Muharebesinde Mervaniler Selçuklular yanında yer almışlar ve Diyarbekir bölgesinden 10.000 kadar gönüllü savaşa katılmıştır. Zaferi müteakip Ahlat ve Malazgirt Selçuklu hakimiyetine geçmiştir. Diyarbakır emiri Nizameddin 1079 yılında ölünce yerine oğlu Emir Mansur geçmişti. Mansur babası gibi sadık olmadığı gibi dönemin Musul emiri Müslim’le ilişkileri de şüphe çekmekteydi. Ayrıca hristiyan tabip Ebu Salim’i vezir yaptığı gibi hristiyanları da önemli mevkilere getirmişti. Bu durum halkın ciddi huzursuzluğuna ve şikayetlere sebep olmuştu. Daha önce Mervanilerin ve Abbasilerin vezirliğini yapmış olan Fahrüddevle Cehir durumun ehemmiyetini ve Diyarbakır’ın alınmasının gerektiğini Sultan Melikşah’a izah eder. Bunun üzerine Fahrüddevle’yi Diyarbakır emirliğine tayin eden Melikşah, 1083’de Diyarbekir üzerine gönderdi. 31 Mayıs 1085’de Diyarbakır, 30 Ağustos’da da Silvan ele geçirildi. Mervânîler hanedanı ortadan kaldırılmak suretiyle bölge doğrudan Selçuklu hakimiyetine alınmıştır. Küçük mahalli Kürt beylikleri ortadan kalkmakla birlikte, kaynaklarda 11. ve 12. yüzyıllarda Kürtlerden sık sık bahsedilmektedir. Sultan Melikşah Kavurt’la olan mücadelesinde Kürt ve Arap kuvvetlerini kullanmış ve bunlara Kirman bölgesinden topraklar vermiştir. Ayrıca daha önceden gelerek burada yerleşen Kürtler de bulunuyordu.
Selçuklulardan sonra Eyyubiler devreye girmiştir. Eyyubilerin orduları bilhassa Türklerden mürekkep olmakla birlikte aralarında küçümsenmeyecek derecede Kürt de bulunmakta idi. Kürtler Eyyubilerin askeri ve idari makam ve memuriyetlerinde büyük sayıda bulunmakla birlikte çok defa da sülalenin faaliyetlerine engeller çıkarmışlardır. Şirkuh öldüğü zaman yerine Selahaddin’in geçmesine muhalefet eden Kürtler çıkmıştır. 13. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelen hadiseler, Kürtleri de etkilemiş ve Diyarbekir, Erbil ve Ahlat tarafları Moğollar tarafından yağmalanmıştır. İlhanlılar devrinde Kürtlerin bahsi çok az geçmektedir. Eyyubiler döneminde savaşlara iştirak etmiş olan Kürtler, bu dönemde dağlardan dışarı çıkmamak ve İlhanlıların düşmanlarına zafer duaları yapmakla yetinmişlerdir.
1260 yılı civarında Suriye’ye hareket eden Hulagu idaresindeki Moğollar Hakkari yöresinde rastladıkları bütün Kürtleri kılıçtan geçirmişlerdir. Bu tarihlerde Suriye’deki Kürtler Memluk devletinin hakimiyetine girmişlerdi ve Sultan Baybars’ın ordusu Türk ve Araplarla birlikte Kürtlerden oluşturulmuştu. Buna karşılık Fars bölgesindeki Kürtler Moğollar ile birleşmişlerdi. Bu tarihlerde Kürt eyaletleri Moğol valiler tarafından idare ediliyordu. Moğol istilası Kürt kabilelerinin siyasi faaliyetlerini tamamen sona erdirmişti. Lakin Memluk sultanlarının hakimiyetindeki Mısır’da bu Müslüman unsurun geleceğine çok ilgi gösteriliyordu.
Moğollardan sonra bölgeye Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri hakim olmuştur. Fazla bilinmeyen bu dönemdeki mücadelelere Kürtler de müdahil olmuşlar ve büyük ölçüde nüfus hareketleri yaşanmıştır. 1421 yılında Timur’un oğlu Şahruh bölgeye geldiği zaman Bitlis, Hakkari, Hasankeyf, Hizan vb. emirler kendisine yardımcı oluyorlardı. Timurluların bölgeden çekilmesinden sonra Diyarbekir merkezli olarak devletlerini kuran Akkoyunlular, büyük Kürt hanedanlarını ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Cezire bölgesi tamamen Akkoyunluların hakimiyetine geçtikten sonra Çelebi Bey buraya vali tayin edilmiştir ki, Şerefnamede kendisinin hizmetleri takdirle kaydedilmiştir. 1502 yılındaki Akkoyunlu-Safevi savaşından sonra Bağdad’dan Maraş’a kadar olan bütün bölgeler Safevilerin hakimiyetine geçmiştir. Müfrit bir Şii olan Şah İsmail bilhassa Sünni Kürtlere karşı çok sert ve katı davranıyordu.
Safevî Devleti yaptığı Anadolu’yu zorla şiileştirme faaliyetleri hem Osmanlı Devleti, hem Sünni Kürtleri rahatsız etmekte, Sünni İslâm aleminin birlik ve beraberliği açısından ciddi tehlike arzetmekte idi. Yavuz Selim bu tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken fark etmiş ve tahta çıkınca da bu tehlikeyi ortadan kaldırma çabasına girmişti. 1514 Çaldıran zaferi ile Safevi tehdidi büyük ölçüde kırılmıştı. Bu zaferin kazanılmasında sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardır. Ancak Anadolu'nun doğu cephesinin emniyeti için, başta Diyarbekir olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun ve hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı devletine katılması gerekiyordu. Bu sırada devreye Akkoyunlu Devleti’nin yıkılmasıyla Osmanlı Devleti’nin hizmetine giren İdris Bitlisî devreye girmiştir. İdris Bitlisî bölgedeki mahalli beyler ve Safevi Devleti hakkında İstanbul’a bilgi veren bir danışman hüviyetindedir. Osmanlı Devleti ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunan mahalli beyler arasında diploması mekiği dokuyarak her iki tarafın da memnun olacağı sonuçlar elde etmiştir. Çaldıran Savaşı’na da katılan Bitlisî, Tebriz’de kalarak verdiği vaazlarla halkı Osmanlı idaresine ısındırmaya çalışmıştır.
Çaldıran zaferini müteakip, Yavuz Sultan Selim, kendisine Doğu Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden İdris-i Bitlisî'ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devletine ilhâkı için vazife veriyordu. Bölgede birliğin zaruretine inanan başta Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 tane mahalli bey (ümerâ-ı ekrâd), Osmanlı Devleti’ne itaat arzularını padişaha iletmişlerdir. Yavuz Selim İdris-i Bitlisî’ye, üzeri tuğralı boş kağıtlar göndermiş ve bunların doldurularak aşiret beylerine gönderilmesini istemişti. İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beğlerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devletine ilhak edildi.
Molla İdris vasıtasıyla Yavuz Selim’e gönderilen ve mahalli beylerin ilhak arzusunu belirten mektuptaki şu satırlar oldukça dikkat çekmektedir: “ … Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır… Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir… Padişahdan yardım olursa, Arap ve Acem Irak ile Azerbeycan'dan o zâlimlerin elleri kesilir…”
Bu devirden itibaren yaklaşık üç asır Doğu Anadolu Osmanlı padişahları ile İran şahlarının savaş alanı haline gelmiştir. Osmanlı-Safevî mücadeleleri sırasında, Kürtler arasında derebeylik hayatının gelişmesine müsait bir ortam çıkmıştır. Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Osmanlı–İran sınırının yavaş yavaş istikrara kavuşması ve İranlıların Zağros dağlarının güneyine çekilmesiyle, Osmanlılar da Güney Kafkasya’ya kadar olan bölgeyi tamamen kontrolleri altına almış ve bölgede merkezi otoritenin güçlendirilmesi faaliyetine girmişlerdir. Bu doğrultuda Hakkari, Bitlis, Süleymaniye ve İran Ardalan’daki son mahallî Kürt beylikleri ortadan kaldırılmıştır. Bununla birlikte Kürt unsurun sosyal ve kültürel vasıfları devam etmiştir. Osmanlı Devleti Kürtleri okşamakla birlikte eski mahalli yapıları ortadan kaldırma teşebbüslerinde de bulunmakta idi. Bunu yaparken de zaman zaman direnişlerle karşılaşıyordu.
19. yüzyıla gelindiğinde bu kez bölgede devreye başta Ruslar olmak üzere Batılı güçler devreye girmiş ve Şark Meselesi doğrultusunda birtakım bölücü faaliyetler devreye sokulmuştur. Bu dönemde Şark Meselesinin önemli bir ayağı da Osmanlı hakimiyetinde yaşayan ve Türk olmayan Müslüman unsurların değişik yollarla tahriki ile Osmanlı Devleti’nden koparılması idi. Ruslar Erzurum’a gönderdikleri Rus İlimler Akademisi Üyesi bir konsolos ile emperyalist faaliyetlerini ilmî bir faaliyet gibi göstermeye çalışmışlardır. Bir taraftan Rusların faaliyetleri diğer taraftan da Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı gibi iç meselelerde Osmanlı Devleti’nin başarısızlığı neticesinde bölgede kargaşalara ve isyanlara yol açmıştır.
Bölgede meydana gelen sıkıntıları bertaraf etmek isteyen Osmanlı Devleti II. Abdulhamid döneminde birtakım tedbirler almaya çalışmıştır. Bu tedbirlerden en önemli ikisi “Hamidiye Alayları” ve “Aşiret Mektebi” projeleridir. Hamidiye Alaylarının kurulması ile askeri disiplin içine alınan aşiretlerden Doğu Anadolu için kolluk kuvvetleri olarak faydalanmak, dış tahriklere kapılan ve isyana kalkışacakları açık olan unsurları yola getirmek, aşiret kavgalarına son vererek bu yöredeki bütün potansiyeli devlet lehine kullanmak amaçlanmıştır. Aşiret Mektebiyle ise, aşiret reislerinin ve ağalarının çocuklarını Osmanlı kültürü ile yetiştirilerek onların devlete ve hilafete bağlı kalmaları hedeflenmiştir.
Bu projelerin ne ölçüde başarıya ulaştığı tartışılmakla birlikte, gerek I. Dünya Savaşı, gerekse Milli Mücadele dönemlerinde bölgede çok büyük Kürt isyanları çıkmadığı gibi, bu iki dönemde Türk ve Kürt unsurun Batılı güçlere karşı birlikte mücadele vermesi göz önüne alındığında, başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Tarihçi Cezmi Yurtsever’in yayınladığı, Fransız işgali sırasında, Şanlıurfalı 150.000 Türk ve Kürt adına imzalanarak Osmanlı hükümetine gönderilen belge oldukça dikkat çekicidir; “… Kilikya’yı ilhak ve Osmanlılıktan ayırmaya çalışanların tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğrayacaklarından hiç şüphe yoktur. Urfa Livasında yaşayan biz Türk ve Kürt beyleri el altından yapılan bu çeşit entrikalara rağmen metanet ve sükunetimizi korumaktaysak da… Şu anda Osmanlı kalmak arzusunda olduğumuzu ve bu uğurda gereken hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacağımızı tüm samimiyet ve içtenliğimizle yüz elli bin kişi adına arz ediyoruz.”
Bibliyografya
— Ahmet Akgündüz; Belgeler Gerçekleri Konuşuyor – 4, Nil Yayınları, İzmir 1993
— Ali Sevim-Yaşar Yücel; Türkiye Tarihi-Fetih, Selçuklu ve Beylikler Dönemi, Ankara 1989
— Claude Cahen; Osmanlıdan Önce Anadolu’da Türkler, (terc. Yıldız Moran), e Yayınları, İstanbul 1979
— Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C. 6, 7, 8, 10, 12, İstanbul 1989, Muhtelif Bölümler
— Edip Yavuz; Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Ankara 1968
— “Eyyubiler”, DİA, C. 12, İstanbul 1995, s 20-30
— İ.Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı Tarihi, C. II, Ankara 1949
— Kürtler”, Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, C 14
— “Kürtler”, Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedisi, C. 7, İstanbul, s 735-736
— Mehmet Bayrak; Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri Üstüne, Ankara 1993
— Mehmet Ersöz, Atatürk Milliyetçilik Doğu Anadolu, İstanbul 1987
— “Mervaniler”, DİA, C. 29, İstanbul 1995, s. 230-232
— Osman Turan; Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yay., İstanbul 1996
— Ş.Kaya Seferoğlu-H.Kemal Türközü; 101 Soruda Türklerin Kürt Boyu, Ankara 1982
— V. Minorky; “Kürtler”, İ.A., C 6, İstanbul, s 1089-1113
— Yeni Asya Gazetesi, 27 Ağustos 2009.
