"Lafta değil pratikte eşitlik için açılım gerekli"
“Ne aynıyız ne gayrı/Hem ayrıyız hem gayrı.” Eskilerin deyimiyle, “Vahdet içinde kesret/Kesret içinde vahdet.”
Çok değerli okuyucularımız ülke bizim ülkemiz. Bu ülkenin iyi yönetilmesi ve milletin huzur içinde yaşaması en temel isteğimiz.Milletimizin büyük çoğunluğu da bunu istiyor.Ama mahallenin (……)bırakmıyor ki huzurla yaşayalım. Daha önce, farklı sebeplerle ele aldığımız “ tam demokrasi” şu anda genel ve özel anlamda “demokratik açılım”adıyla ülke gündemindedir.
İlkadım Dergisi olarak ülke gündeminden hiç düşmeyen bu konuyu ”devlet millet barışması ve huzurlu yaşamak”çerçevesinde ele aldık. Sorun ve çözümle ilgili görüşlerimizi ortaya koymak istedik.Buna bağlı olarak konunun çilekeşlerinden ve aynı zaman da uzmanlarından saygıdeğer Mehmet Metiner’e “açılımı” sorduk. Çok yoğun olduğu halde sorularımızı cevaplandırdı. Kendisine yakın ilgi,samimiyet,hassasiyet ve bilhassa dakikliğinden dolayı teşekkür ederiz.Onun sadece samimiyet içeren cevaplarıyla sizi başbaşa bırakıyoruz.
( İlkadım )
İlkadım :Kardeşlik, birlik projesi, demokratik açılım veya Kürt açılımı gibi isimlerle anılan projenin aslı nedir?
Mehmet METİNER: Projenin aslı şudur: Ortada bir sorun var. Adına ne derseniz deyin, ortada giderek kangrene dönüşme tehlikesi içeren bir sorun var. Bu sorun dolayısıyla akan kan ve gözyaşı var. Çeyrek yüzyıldır bu sorun çözülemediği içindir ki hep birlikte kaybediyoruz. Bu sorunu çözmek ve akan kanı durdurmak gerekmez mi? Başbakan bu projenin adını “demokratik açılım” olarak koydu. “Bölücülük!” suçlamaları alıp başını yürüdüğünde de bunun bir “milli birlik projesi” olduğunu söyledi. Bence her ikisi de doğru. Demokratikleşme, herkesi -etnik kimliği, ırkı, dini ve mezhebi ne olursa olsun- ortak vatanda yalnızca vatandaşlık temelinde temel hak ve özgürlüklerde eşitleyen bir anlayış ve pratiğin adıdır. Lafzen eşitlik değil pratikte eşitlik. Yani sen etnik anlamda hangi haklara sahipsen, senin etnik topluluğa mensup olmayan diğer vatandaşlarımız da aynı haklara sahip olacak. Demokratikleşme projesinin özü budur. Bu bir anlamda, zaman zaman Başbakan’ın göndermede bulunduğu tanımıyla aslında tam da bir “kardeşlik projesi”dir. Sözde değil özde kardeşlik. Dini terminolojiyle konuşacak olursak, herkesin o Peygamber (s.a.v) deyimiyle, bir tarağın dişleri gibi müsavi/eşit olması demektir. Kendin için ne istiyorsan kardeşin için de onu istemelisin. Aksi takdirde hakiki mü’min olamazsın. İnancımız böyle diyor. Kutsal öğreti bize bunu emreder. Bir Türk olarak ne istiyorsan, bir Kürt ve Arap kardeşin için de onu isteyeceksin. Bazıları diyor ki, Kürtlere demokratik ve kültürel haklar verilirse, yani onların kendi anadillerini özgürce kullanmalarına olanak sağlanırsa ülke bölünür. Bunu diyen o bazıları nedense dillerinden kardeşliği de düşürmüyorlar. Oysa bu bizatihi kardeşlik anlayışıyla bağdaşmayan bir yaklaşımdır. Kürt’ü kendinden biliyorsan, kardeşin olarak kabul ediyorsan, o zaman “gayrı” muamelesi yapmak niye? Sen anadilini kullanabiliyorsan o da kullanacak. Üstelik “Kürtlere şu veya bu hakları verirsek!” diye karşımıza çıkartılan söylem, hem demokratik vatandaşlık, hem din kardeşliği anlayışıyla bağdaşmıyor. Birilerinin ırkından veya milliyetinden dolayı daha fazla, diğerinin daha az haklara sahip olduğu bir anlayışa İslam asla cevaz vermez. Bu anlayış ırkçı bir anlayıştır. Din ne der? Hiç kimse ırkından veya etnik kimliğinden dolayı değerli değildir. Zaten müşriklerin itiraz noktası burada karşımıza çıkmıyor mu? Hatırlayınız, Peygambere itiraz eden
kendini soylu ve üstün gören müşrik Araplar ne diyorlardı: “Yani ey Muhammed, sen bizi başkalarıyla eşit mi görüyorsun?”
İlkadım :Türkiye’de bir çok alanda ayrımcılık yapılıyor mu?
Mehmet METİNER: Türkiye’de halklar düzeyinde değil ama devletle kimi vatandaşları arasında böyle bir eşitsizlik sorunu var .Devletimiz bugüne kadar bazı vatandaşları bazı vatandaşlardan hep üstün ve değerli addetti. O yüzden bazı vatandaşlarımız bazı vatandaşlarımızdan hep daha eşit oldu.
Bir başörtülü vatandaşımızla başı açık vatandaşımız hayatın her alanında eşit mi? Bir Türk kardeşimiz anadilini her yerde özgürce kullanabilirken, kendi dilini çocuklarına öğretebilirken bir Kürt kardeşimiz aynısını yapabiliyor mu?Bu projeyle bir eşitsizlik sorunu giderilmek isteniyor aslında.İşin özü bu…
Sorunu Türklerle Kürtler arasındaki bir sorun olarak görmemek gerekir. Sorun, devletimizin kimi vatandaşlarımıza yönelik ayrımcı ve dışlayıcı siyasalar izlemesinden kaynaklı bir sorundur. Hatırlayınız, yakın zamanlara kadar Kürtlerin varlığı resmi düzeyde inkar edilirdi. Kürtlerin bir dilinin olmadığı söylenirdi. Kürtlerin dili yasaktı. 12 Eylül döneminde bu dili sokaklarda konuşmak bile yasaklanmıştı.
Şimdi doğru oturup doğru konuşalım: Bu inkar,ayrımcılık ve yasakçılık demokrasiyle bağdaşır mı, din kardeşliğiyle bağdaşır mı?Bu proje aslında ortada duran eşitsizlik sorununu çözerek Kürt kardeşlerimizi ve vatandaşlarımızı bu ülkeye ve devlete daha köklü bağlarla bağlamayı amaçlıyor.
Buradan bölücülük çıkmaz. Bu kelimenin tam anlamıyla bir “birlik projesi”dir. Başbakanın, “Milli birlik projesi” tanımlaması da yerindedir. Çünkü bu sorun kökten çözüldüğünde devletimizin tekliği pekişecek, toplumsal bütünlüğümüz perçinlenecektir.
Biz farklı ırklardan müteşekkil bir milletiz. Bu ortaklaştırıcı millet tanımı, etnisiteden ve ırktan arındırmamız gerekir.Ayrıca şunu da unutmamamız gerekiyor ki, üniter devlet dediğimiz şey, bir ırk devleti değildir.Devletin farklı ırklara ve etnisitelere mensup vatandaşlarına eşit mesafede durması gerekiyor.Bu eşitlik hali demokratikleşmeyle beraber sağlandığında herkes görecektir ki, devletimizin bileği daha bir kavi, toplumumuzun bütünlüğü de daha bir sağlam olacaktır.
Ben bir bölünme tehlikesi görmüyorum.Ama bölünme paranoyası üzerinden siyaset yapanlar, bu sorun çözüldüğünde varlık nedenlerini yitireceklerini gördükleri için hiddetle ve şiddetle bu projeye itiraz ediyorlar. Tabii projeyi olduğundan başka gösterecekler.
İlkadım :Bu projeyle amaçlanan nedir? Bu projenin gerçekleşmesindeki güçlükler nelerdir?
Mehmet METİNER: Bu projeyle amaçlananları az önce kabaca anlattım. Herkesin hür ve eşit vatandaş olarak kendini özgürce ifade edebildiği bir demokratik cumhuriyetimiz olsun isteniyor. Hiç kimse kendisine gayrı muamelesi yapıldığına inanmasın isteniyor. Siz bir etnik topluluğun varlığını resmen inkar edersiniz ve dilini de yasaklarsanız ne olur? Asıl o zaman kendi vatandaşlarımızı ötekileştirerek kendinizden uzaklaştırmış olursunuz. Onların bu ülkeye ve devlete aidiyet duygularını zayıflatmış olursunuz. Bence asıl bölücülük budur. Ayrıştıran kimlik siyasetleri ne yazık ki inkar ve yasakçılık anlayışı üzerinden yıllar yılı sürdürüldü. Geldiğimiz nokta ortada.
İlkadım :Sorun çözülür mü,nasıl çözülür?
Mehmet METİNER: Bu sorun, daha çok kan akarak mı çözülsün ? Deniliyor ki, sorun demokratik ve kültürel haklar verildiğinde de çözülmez. Çözülür. O çözülmez diyenler, PKK terörünün bitmeyeceğini söylüyorlar. Doğru, “Kürt sorunu” denilen sorunu bugün çözdüğümüzde PKK sorunu da çözmüş olmayız. Çünkü PKK, “Kürt sorunu”nun çözümsüzlüğünden nemalanan bir örgüt olsa bile, aynı zamanda sorundan bağımsız bir harekete dönüşmüş durumda. Dün bu sorunu çözseydik PKK sorunu olmayacaktı. PKK dağa çıktığında istismar edeceği alanlar bulamayınca sönüp giderdi. Şimdi ortada PKK’yı besleyen ve büyüten bir bataklık var. Bu bataklık mutlaka kurutulmalıdır. Bu bataklık kurutulduğunda dağa giden yollar kendiliğinden tıkanmış olacaktır. Sorun, dağdakiler sorunu olarak kalacaktır. Türkiye bu konuda da karar vermeli: Dağdakileri indirelim mi, yoksa tümüyle imhayı amaçlayan bir mücadeleye devam mı edelim? Bu bir tercihtir. “Kürt sorunu” sözünü ettiğim demokratik ve birlikçi anlayış çerçevesinde çözülmezse PKK’yı bitirmek de mümkün olmaz. Çeyrek yüzyıllık mücadele bize bu gerçeği gösteriyor.
İlkadım : Yani çözüm, PKK şartına bağlı olmamalı diyorsunuz.
Mehmet METİNER: Evet. “Madem PKK terörü bitmiyor, o halde bu açılımları niye yapalım?” yaklaşımı, çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Hem PKK’yı muhatap almıyoruz demek, hem de bu ülke vatandaşlarının sahip olması gereken hakları PKK terörünün bitmesi şartına bağlayan bir yaklaşım kendi içinde çelişkili bir yaklaşımdır. PKK olsun-olmasın bu açılımlar mutlaka yapılmalıdır. Bu demokratik vatandaşlık ve kardeşlik anlayışının bir gereğidir. PKK, Kürt sorununun kendisine rağmen çözülmesinden rahatsızlık duyuyor. Niye? Çünkü sorun kendisine rağmen ve kendisi muhatap alınmadan çözüldüğünde, yani ortadaki eşitsizlik sorunu giderildiğinde kendisini besleyen ortamı tümden kaybedeceğini görüyor. O yüzden iş ciddiye bindiğinde terörü derinleştiriyor ki bu açılımlar yapılmasın. Bu bir sabote eylemidir. Türkiye devletini yönetenler hep bu oyuna geldiler. İlk defa PKK’nın bu oyuna gelmeyen bir hükümet var. Başbakan terörle bu açılımların önünü kesmeyi amaçlayanların oyununa gelmeyeceğini kararlıkla açıkladı. Burada çelişkili olan durum şu: PKK kendisi muhatap alınmadan sorunun çözülmesinden rahatsızlık duyuyor duymasına da niçin PKK karşıtlığıyla nam salan, milliyetçilikleriyle yeri göğü inletenler rahatsızlık duyuyorlar? Milliyetçi kardeşlerimizin bu çelişkiyi görmelerini özellikle hatırlatırım. İki tarafından da birden çözümden rahatsızlık duymaya başlamaları düşündürücüdür. PKK’nın varlığını gerekçe göstererek Kürt vatandaşlarımızın sahip olmaları gereken demokratik ve kültürel hakları “bölücülük!” biçiminde yansıtan yaklaşımlar, sadece PKK’nın elini güçlendirir. Niçin mi? Çünkü bu propagandanın muhatabı olan Kürtler öteki olarak görüldüklerini varsayarlar. Bu varsayım PKK’nın toplumsal tabanını çoğaltmaktan öte bir işe yaramaz.
Hükümetin bu demokratik açılım siyasetiyle yapmak istediği şey, PKK’yı besleyen ortamı ortadan kaldırmaktır. Bu çok önemli bir başarıdır.Sonrasında sıra dağdakilerin indirilmesine gelebilir. Veya eş zamanlı olarak bu açılım da gündemleştirilebilir. Ama Türkiye’nin hassas dengelerini gözetmek koşuluyla.
Bu kanla ve gözyaşıyla sarmalanmış sorun, çeyrek yüzyılımızı heba etti. 25 yıllık bir geçmişi olan bu sorunun öyle bir günde açıklanacak paketlerle çözümlenebileceğine inanmak ham hayal olur.Tedrici bir çözüm sürecine ihtiyaç var.Önemli olan çözüm sürecinin önünü açmaktır.Bu önü açık bir süreçtir zaten.Karşılıklı güvensizlikler ortadan kaldırıldıkça adım adım yol yürünecektir.
Dün TRT Şeş açıldığında “bölünüyoruz!” deniliyordu. Peki bölündük mü?Diğer demokratik ve kültürel açılımlarla da bölünmeyeceğimizin görülmesi gerekiyor. Dahası, bırakınız bölünmeyi daha sağlıklı bir bütünleşmeye doğru çevrildiğimizin görülmesi gerekiyor. Bu bir sabır işidir.Zamana ihtiyaç var.Olmayacak talepleri en başa alarak sürecin önünü kesenleri tarih affetmeyecektir.
PKK’nın artık dağda kalmasını gerektiren bir amacı da kalmadı aslında. Dağdan inmek istiyorlarsa onları yeniden evlerine döndürecek bir projeyi –ki ben buna entegnasyon projesi diyorum- PKK’ya verilmiş bir taviz olarak değerlendirmemek gerekir.
Akan kanı ve gözyaşını durduracak her çözüm, insanlık ve Müslümanlık adına büyük bir öneme sahiptir.Kayıp geçmişimizin üzerine kayıp bir gelecek inşa etmemeliyiz.Acılar karşılıklı yaşandı.Herkes acısını içine gömerek kucaklaşmalı asıl.Ben Türkiye toplumunun hoşgörüsüne yürekten inanıyorum.Affetmek acizlik değildir, taviz hiç değildir.Affetmek, bir erdemdir, bir büyüklüktür.Türk milleti bu erdemin ve büyüklüğün sahibidir.“Kana kan intikam!” sloganlarıyla varacağımız yer felaket olur. Her anlamda felaket.Birbirimizi affetme büyüklüğünü gösterebilecek bir kültürden geliyoruz.
Hükümetin bir bütün olarak yapmaya çalıştığı şeyin demokratikleşme ve entegrasyon hamleleriyle süreç içinde bütün bunları yapmak olduğuna inanıyorum.
İlkadım :Geçmişte yapılan özel anlamda Kürtlere, Alevilere, milliyetçilere, sosyalistlere, azınlıklara… genel anlamda Müslümanlara yapılan zulüm ve haksızlıklar bilinmektedir. Demokratik açılım bu anlayışın değiştiğini ya da değişeceğini mi ifade etmektedir?
Mehmet METİNER: Evet. Bir bütün olarak paradigmanın kendisini değiştirmeyi amaçlıyor. Bir kısım vatandaşların bir kısım vatandaşlardan eşit olduğu bir paradigmadan, bütün vatandaşların pratikte eşit olduğu bir yeni paradigmaya doğru bir değişim söz konusudur. Bazıları sahip oldukları imtiyazları ve ayrıcalıkları kaybetmemek istiyorlar. Bunun için “laiklik elden gidiyor!” diyorlar. “Ülke bölündü bölünüyor!” diyorlar. Oysa ne laikliğin elden gittiği var. Ne de ülkenin bölünüp parçalandığı… Tam tersine laiklik demokratik temelde yerli yerine oturtuluyor. Çünkü laiklik, zaten bir eşitlik halidir. Bizdeki laiklik demokratik bir laiklik değil, ideolojik-Jakoben bir laikçiliktir. Bazılarını bazılarına imtiyazlı ve üstün kılan bir laikçilik… Bir taraf ideolojisi olarak işlev gören laikçilik, devleti de ayrımcı ve baskıcı hale getiriyordu. İşte başörtülü vatandaşlarımızın durumu ortada… Bırakınız kamuda yer alabilmeyi, üniversitelerde bile okuyamıyorlar. “Örtünü çıkar da gel!” yaklaşımı, demokratik laikliğe ters. Şimdi laiklik demokratik bir zemine oturtulmak istendiğinde kıyameti kopartıyorlar. Oysa kimsenin laiklikle bir sorunu yok. “Bölünme” meselesi de böyle. Hiç birimizin farklı bir devlet, bayrak ve vatan arayışı yok. Hepimiz farklı ırklara mensup olsak bile tek millet olduğumuzu inkar etmiyoruz. Bazıları bu milletin adını “Türk” koyalım diyor. Vatandaşlığın adını da “Türk” koyalım diyor. Osmanlıda milletin adı “Türk” değildi. “İslam milleti” deniliyordu. Veya “Osmanlı milleti”… Cumhuriyetin başlarında da “Anasır-ı İslam!”, yani “İslam unsurları” deniliyordu.
İlkadım :tatürk’ün ifadesi de böyle değil mi?
Mehmet METİNER: Atatürk’ün ifadelerinde var bu. Meclisin açılışında, “Bu meclis sadece Türklerin, sadece Kürtlerin ve Arapların meclisi değil. Bütün anasır-ı İslam’dan müteşekkil bir meclistir” falan diyordu. Kürt, tıpkı Kürt gibi anılırdı. Hatta ilk meclisteki mebusların adı “Kürdistan mebusu” veya “Lazistan mebusu” diye anılırdı. Çünkü Cumhuriyeti kuran kadro, Osmanlı kültürüyle büyümüştü. Sonra tanımlamalar değişmeye başladı. Milletin ve vatandaşlığın adı “Türk” olarak anılmaya başlandı. Bu da sorun doğurmayabilirdi aslında. Çünkü “Türk”ün bir ortak sıfat olarak kullanıldığı söyleniyordu. Ne yazık ki süreç içinde “Türk” bir sıfat olmaktan öte bir anlama büründürüldü. İnkar ve asimilasyon politikalarıyla Türkiye halkını bir arada tutan değerler yerle bir edildi. Osmanlının o farklılıkları bir arada tutan anlayışı Fransız milliyetçiliğine-ulusçuluğuna kurban edildi. Herkesi ırken Türk varsayan bir anlayış resmi düzeyde kabul gördü ve bunun siyasaları cebir yoluyla halka dayatıldı. Türdeş bir toplum yaratılmak istendi. Oysa Osmanlı toplumsal mimarisi, çoğulculuk üzerine oturuyordu. Çok dinli, çok dilli, çok mezhepli… Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında bu çoğulculuk, “ulus” yaratmak adına imha edildi. Bu bir çelişkiydi: Hem “Türk”ün bir sıfat olduğunu söylemek, hem de “Türklük” adına bir ulus yaratayım derken farklılıkları inkar etmek, bu sorunu doğurdu.
Benim önerim şu: Bugün geldiğimiz noktada milletin veya vatandaşlığın adını değiştirmeye kalkışmanın anlamı da yok, gereği de. Zarfı değil mazrufu önemsemeliyiz
Ortadaki eşitsizlik sorunu giderilirse, yani herkes kendi anadilini ve kültürünü tıpkı tarihsel geçmişimizde olduğu gibi özgürce kullanabilme, öğrenme ve öğretebilme imkanına kavuşursa sorun kendiliğinden çözülmüş olur. Pratikte eşitlik hali, zarfı sorun olmaktan çıkarır.O zaman “Türk”ün millet veya vatandaşlık için bir “sıfat” olduğu iddiası inandırıcı olur.
Türk milliyetçilerinin kendi Osmanlı geçmişlerini veya inanç değerlerini değil de Batı’daki ulusçuluk-milliyetçilik anlayışını esas almalarını ve bu doğrultuda kendilerine bir kavramlar hiyerarşisi yaratmalarını doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.Türk milliyetçileri “Hira dağı kadar Müslümanız!” söylemine uygun bir referans sistemi içinde konuşmaya başlarlarsa sanırım bu sorun çözülür.
Eski paradigmamız sorun üretiyordu. Şimdi yeni bir paradigmayla bu sorun aşılmak isteniyor.Paradigma değişimine direnç gösterenler, ne hikmetse, neyi nasıl çözeceklerini de bir türlü söylemiyorlar.Sadece “istemezük!” naraları atarak yüreklere korku salmaya çalışıyorlar.
İlkadım :Dünyada devletlerin kendi halklarına veya başka halklara karşı yaptıkları hatalardan dolayı özür dilediklerini görüyoruz. Bu projenin bir yanı da bir kesimden özür dilemek olabilir mi?
Mehmet METİNER: Devletler de hata yapar. Tıpkı insanlar gibi. Çünkü devletleri de insanlar yönetirler. Kendi vatandaşlarına yanlış yapan devletler özür dilediklerinde daha bir yücelirler. Kendine güveni olan ve gücünden emin her devlet bunu yapmaktan kaçınmaz.
Bazen özür dilemek pratikle olur. Türkiye’de bence özür dileme pratiğinden geçiyoruz şimdi.Bakınız daha dün varlığı inkar edilen Kürt vatandaşlarımızın artık kimlikleri kabul ediliyor. Yoktur denilen Kürtçe devlet katında muteber addediliyor. Bu bir paradigma değişimidir. Devletin kendi yanlışlarını görerek vazgeçme yaklaşımıdır. Düne kadar yok varsaydığı vatandaşları tanıma sürecidir.Pratikte bir özür dilemedir bu aslında.
Devletimiz vatandaşlarına çok acılar yaşattı.Çok bedeller ödetti.Bunu sadece etnik kökeni farklı olan vatandaşlarına yapmadı. Yaşam tarzları farklı olan vatandaşlarına da yaptı. Bu vatandaşların Türk veya Kürt olmalarını hiç önemsemedi. Bu devleti “Türklerin devleti” olarak tanımlayan etnik Kürtçüler fena halde yanılıyorlar.“Türklerin devleti varsa, Kürtlerinki niye olmasın?” biçiminde etnik ayrılıkçı söylemleri dillendirenler bence “Türk” adını taşıyan mevcut devletin gerçekliğini doğru okumuyorlar. Bu devlet kendi vatandaşlarının kültürünü, değerlerini ve yaşam tarzlarını da sorun olarak kabul etti.
Üniversiteye okumak için gelen başı örtülü Türk vatandaşına ayrıcalık tanıdı mı? Hayır!Aynı şekilde başı kapalı Kürt kızı Rojda’yı da kapı dışarı etti.Bu başka bir sorun.Bunu doğru okumazsak etnikçi tuzaklara düşeriz.
Devletin aslında ayrımcılığa tabi tutuğu tüm vatandaşlarından özür dilemesi gerekiyor.Hem özür dilememek, hem de en temel hak ve özgürleri hala “dincilik” ve “bölücülük” suçlamasıyla geri çevirmek, kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.Devletimiz görebildiğim kadarıyla pratikte bir özür dileme sürecine girmiş bulunuyor. Bunun henüz herkesi kapsayan bir özür dileme olmadığı ortada.Umarım o da gerçekleşir.
İlkadım :Statükonun korkusu nedir? Sebebi nedir? Niçin korkmaktadırlar?
Mehmet METİNER: Adı üstünde statüko. Buradan beslenenler var. Varlık nedenini statükoya borçlu olanlar var. Statükonun imtiyazlı ve ayrıcalıklı vatandaşları var. Dikkat ederseniz en çok bunlar karşı çıkıyorlar. Korkuyorlar, çünkü halka rağmen kurdukları iktidarlarını eksiksiz bir demokrasiyle beraber kaybedeceklerini pekala biliyorlar. Bu yüzden ideolojik-siyasi kılıfların arkasından konuşuyorlar. “Laiklik elden gidiyor!” ve “ülke bölünüyor!” söylemi gibi. Bu konularda duyarlı vatandaşların duygularını ajite ederek demokratikleşme sürecini sabote etmeye çalışıyorlar.
İlkadım :Demokratik açılıma dış güçlerin bakış açısı nedir?
Mehmet METİNER: Onu komplo teorisyenlerine sorun derim. Benim yaklaşımım şudur: Dış güçler bu sorunumuzun çözülmesinde bize yardımcı olacaklarsa baş göz üstüne. Kendi yararıma bakarım. Bu işbirliğinde benim ülkemin ve toplumumun yararı varsa, hiçbir komplekse kapılmaksızın evet derim. Küresel bir dünyada yaşıyoruz. Bazı sorunlar ortak. PKK sorunu aynı zamanda Kuzey Irak’ı da, ABD’yi de, Avrupa Birliği’ni de bir biçimde ilgilendiriyor. Herkes bir biçimde çözülsün isteyebilir. Herkes kendi çıkarına uygun bir çözüm istiyor olabilir. Ama sonuçta ben, ülkemin yaranına bakarım. Dış güçlerin istediği bir çözüm benim de işime geliyorsa işbirliğinden niçin kaçınayım? Zaten onlarla her platformda işbirliği halinde değil miyiz? NATO’da, BM’de vs… Ben bu projenin öyle iddia edildiği gibi bir ABD projesi olduğuna inanmıyorum. Bu Türkiye’nin kendi projesidir. Bu projenin başarısı için başka ülkeler de katkı sunacaklarsa bundan memnuniyet duymak gerekir diye düşünüyorum. Belki de PKK ve terör gibi bir sorunu kalıcı olarak çözmek için dış güçlerin desteğine ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız.
İlkadım :Farklı dil ve kültürlerin tanınması devlet için tehlike midir?
Mehmet METİNER: Bana göre değil. Ama bu devleti nasıl tanımladığınıza ve konumlandırdığınıza bağlı olarak değişir. Siz başörtülü bir vatandaşımızın üniversitelerde okumasını ve sonrasında tıpkı başı açık vatandaşlarımızın sahip olduğu haklara sahip olmasını laik devlet için bir tehlike olarak gören bir laikçi anlayışa sahipseniz hemeninde karşı çıkarsınız. “Tehlike var!” diye ayaklanırsınız. Farklılıkların kabulünü de “bölücülük” olarak değerlendiren bir anlayışa sahipseniz, devlet için tehlike çanları çalarsınız. Oysa bütünlük adına farklılıkların inkar edilmesi bütünlüğümüzü tehdit ediyor asıl. Farklılıklarından kabulü üzerinden bir bütünlük anlayışı oluşturmak gerektiğine inanıyorsanız, o zaman devlet ve toplum için hiçbir tehlike olmadığına inanırsınız. Tam tersine bu durumun devleti ve toplumu daha da bütünlükçü bir anlayış çerçevesinde güçlendireceğini varsayarsınız.
Ben bu anlayışımı şu sloganla ifade ediyorum: “Ne aynıyız ne gayrı/Hem ayrıyız hem gayrı.” Eskilerin deyimiyle, “Vahdet içinde kesret/Kesret içinde vahdet.” Bu
İlkadım :Çok Teşekkür ederiz.
Mehmet METİNER:İlkadım ekibine başarı dileklerimi, okuyucularına selamlarımı sunuyorum.
