İman Aydınlığı, Küfür Karanlığı -1
Bismillahirrahmanirrahim.
Muhterem müminler!
Allah celle celâluh, Kur’anı Keriminde İbrahim Sûresi’nde, yolumuzu aydınlatıcı, bizleri dünya hayatında karanlıklar içerisinde kalmaktan kurtarıcı mesajlar sunuyor, bize yol gösteriyor. Allah celle celâluh, bu sûre-i celîlenin ilk ayetlerinde şöyle buyuruyor:
“Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye gâlip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
Kur’an genel olarak küfrü, şirki karanlığa, imânı aydınlığa benzetir. İslâm aydınlık bir yoldur. İmân aydınlık bir yoldur. Küfür, şirk, nifâk ise karanlıktır. Karanlık sadece şu zâhirî karanlık değildir. İnsanların beden gözleri görmese, güneş, ay, yıldızların aydınlığı veya insanların sunî olarak yapmış oldukları aydınlıklar onun için bir mâna ifade etmez. Aydınlık içinde karanlığı yaşarlar. Bunun gibi bir insan veya bir toplum, eğer kalp gözü kör olan bir insan ve toplum olursa, İslâm’ın aydınlığından, Kur’an’ın aydınlığından, imânın aydınlığından habersiz yaşarsa, güneşe, aya ve yıldızlara rağmen gözleri görmeyen insanın karanlıkta yaşadığı gibi onlar da manevi bir karanlıkta hem de zifirî bir karanlıkta yaşar. Ki bu karanlık onların helâkine, ebedî helâkine sebep olur.
Bu zâviyeden bakınca, insanların gerçek âmâ olup olmadığına, hakîkî görenin kim olduğuna karar verebiliriz. Demek ki şu zâhirdeki gözü görenler, zâhiren âma değiller ama eğer kalp gözleri kör ise onların bedenî gözlerinin görmesi bir mâna ifade etmez. Hakîkî körlük şu zâhirdeki körlük değil, kalbin körlüğüdür ki bu büyük bir felâket ve büyük bir musîbettir insan için.
Değerli Müminler, insanlar zaman zaman sapıtmışlar, nefislerinin karanlığında, şirkin, küfrün karanlığında boğulup gitmişler, adalet yeryüzünden kalkmış, zulüm nerdeyse âfâkı karartacak kadar şiddetler ve hiddetlerle devam etmiş. İşte bunun için Hz. Âdem aleyhisselâm’dan zamanımıza kadar bize doğruyu, hakîkâti anlatan, yol gösteren peygamberler gelmiştir. Son peygamber, âhir zaman nebîsi Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem ile peygamberlik zinciri tamamlanmış, bu son halkaya, peygamberlik zincirinin son halkasına yapışmayanlar, ona tutunmayanlar, o sağlam kulpa tutunamayanlar helâk olmuş, yok olmuş gitmişlerdir. Çünkü ondan sonra bir peygamber gelmeyecek, ondan sonra bir kitap gelmeyecek, ondan sonra ilâhi vahiy gelmeyecektir. Kur’an, kıyâmet sabahına kadar bütün insanlığın yolunu aydınlatacak, onların bütün meselelerine cevap verecek, derinleştikçe onda nice hakikatler anlaşılacak mûcîz bir kitâb-ı mübîndir.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin hayatı ise Kur’an’ın bu icazkâr yönünü, hikmet yönünü bütün insanlığın, her sınıftan, her yaştan insanların anlayabileceği, kavrayabileceği bir şekilde müşahhas hâle getirmiştir. Yâni O, Kur’an’ın hikmetlerini, Allah celle celâluhun Kur’an’la insanlara sunduğu o güzel hayatı bizzat yaşayarak, “işte Kur’anî hayat, Rabbimizin, âlemlerin hâlikı Hazreti Allah’ın insanlardan istediği hayat tarzı budur” diyerek kendi hayatıyla Kur’an’ın hikmetlerini, sırlarını müşahhaslaştırmıştır. Öyleyse burada, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin şu hadis-i şerifini çok güzel bir şekilde tefekkür etmemiz gerekir. Peygamberimiz aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyuruyor:
“Size iki şeyi bıraktım. Her kim ki bu iki şeye benden sonra sarılır, tutunursa sapıtmaz, helâk olmaz, kurtulur. Bunların birisi Allah kelâmı Kur’an-ı Mübîn, diğeri de benim sünnetimdir” buyuruyor.
Değerli Müminler, Bu iki şey, yâni Kur’an ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin sünneti birbirinden ayrılamayan iki hakîkât, iki nurdur. İşte birbiriyle bütünleşmiş bu iki nura kim ki sarılır, tutunur, hayatını onunla şekillendirirse dünyası da ukbâsı da mamur olur. Ama nefislerine uyarlarsa, şeytana uyarlarsa, Allah’ın kitabı, Rasûlullah’ın sünneti unutulursa akıbet dünyada da ukbâda da helâktir. Bugün dünyada var olan zulümler, haksızlıklar, adaletsizliklere baktığınız zaman sebep olarak insanlığın Kur’an’dan uzak oluşunu görürsünüz. İnsanlık Kur’an’dan uzak yaşıyor, İslâm’ın gerçeklerinden uzak yaşıyor, nefsinin karanlıklarında, debelenip duruyorsa işte sonuç budur. Allah celle buyuruyor ki:
“O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline!”
Yâni, gökler, yerler, bütün âlemler, şu gördüğümüz göremediğimiz, keşfettiğimiz keşfedemediğimiz milyarlarca âlem O’nundur. İnsanlık da o âlemden birisidir. Yâni biz de O’na aidiz, O’nun kuluyuz. Bizi O yarattı ve bizde var olan her şey O’na aittir, bizde ise emânettir. Eğer biz, Allah celle celâluhun bu mülkünde O’na isyan eder tuğyan edersek, küfre, şirke, nifâka saparsak, O’nun bize bir aydınlatıcı kândil olarak, nur olarak gönderdiği ilâhi esaslara, hikmetlere, hakîkâtlere sırt çevirirsek, işte sonunda “Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline!”ye muhatap oluruz. Evet, şiddetli azap. Kimler için? Kur’an’dan, Sünnet-i Seniyye’den yüz çevirenler için.
Bu neden böyle oluyor? Çünkü insanlar dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar. Şu ne kadar yaşayacaklarını bilemedikleri, çok kısa dünya hayatında nefis, şeytan, kötü çevrenin, şerir insanların sultasına girip dünyayı sanki ebedîyen kalacaklarmış gibi tercih edip, ebedî olan âhiret hayatını da yokmuş gibi farz ederek dünyaya dalıyorlar. İşte sebep bu! Bu hususu Allah celle celâluh, İbrahim Sûresi, 3. ayet-i kerîmede meâlen şöyle sunuyor:
“Dünya hayatını âhirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.”
Demek ki bugün, insanlık âleminin bu görüntüsünü, şehvetlerin, nefislerin peşinde koşup insanlık onurunu, insanlık sıfatlarını kaybeden, behîmî bir hayata mahkûm olan bu insanlığın bu hale gelişinin sebebini ayet-i kerîme “dünya hayatını âhirete tercih etmek” diye açıklıyor. İnsanlar dünya hayatını âhirete tercih ederlerse ne olur? Behîmî bir hayata mahkûm olurlar. Adalet kalkar zulüm başlar. İnsanlar hesabı unuturlar, mahşeri unuturlar, cenneti, cehennemi unuturlar. Ve bu netîce itibâriyle hayatı behîmîleştirir. Sonra ne olur? İnsan geriye dönüp, yaptıklarına bakıp utanmazsa, “Beni yaratana karşı bu yaptığım nisyan, tuğyan nedir?” deyip secdelere kapanarak tevbe edemezse, bu kötülükleri yapa yapa dünyaperest olur. Yâni dünyaya tapınmaya başlar. Makamın, mevkiin kulu kölesi olur. Bütün doğruları unutuverir. Hakkı unutuverir. Sonra da diğer insanları da kendisi gibi Allah yolundan alıkoymaya çalışırlar. Hatta : “Sen de gel benim yaptığımı yap, benim gibi yaşa. Senin bütün günahlarını ben yükleneyim.” diye de onu sapıklığa, kötülüklere teşvik ederler. Bu hâl onların sapıklığını gittikçe arttırır. Böylesi insanların önü kesilmezse, insanları haktan uzaklaştıran, Kur’an’dan uzaklaştıran, İslâm’dan uzaklaştıran insanların önüne set çekilmezse, “Ne yapıyorsun? Kendin sapıttın, insanları da mı sapıtmak istiyorsun?” diye ikâz edilmezler başıboş bırakılırlarsa -ki kötülük, ayrıkotuna benzer. Ne bakım ister, ne ilaç ister. Bir anda yayılıverir.- o zaman toplumun içindeki mesul durumda olan insanlar büyük vebâl yüklenirler.
