Kan, zulüm, işkence ve eziyetten beslenen bir anlayış

Yazar: 
İbrahim Çiftçi
Köşe: 
Kapak Dosyası

 
       Türkiye Cumhuriyeti gerek kurulurken gerek kurulduktan sonra ayaklanmalar veya parti kuruluşları ya da herhangi bir konu bahane edilerek halka ve halkın sevdiği kişilere çok zulüm edilmiştir. Rejim ve cumhuriyet sonrası yöneticiler ve bürokratlarca akla hayale gelmeyen zulüm ve işkenceler din,dil,ırk,mezhep,cinsiyet farkı gözetilmeksizin halka yapılmıştır.İstiklal mahkemeleri ve onun cezaları infazları bu hususu doğrular niteliktedir.Son zamanlarda “açılım”la beraber gündeme gelen Güney Doğu’da halka yapılan işkence ve yaptırımlar rejim ve onun orantısız koruyucu ve kollayıcılarının sicilinin ne kadar bozuk olduğunu ortaya çıkartmıştır.Ama şunun bilinmesi gerekir ki yapılanlar sadece “Kürtlere” mahsus değildir.Bu zulüm.işkence,baskı, yıldırma ve sindirme, kendilerini onaylamayan kendileri gibi düşünmeyen herkese yapılmıştır.Zalimlerin zulmünde bir ayrım yoktur.Ceberrut devlet anlayışında olanların bazı icraat ve zulüm ve işkencelerini kaynaklardan aktardığımız da olayın vehameti anlaşılacaktır. “ Tarih tekerrürdür” derler. Bakın bakalım öyle miymiş?

                                                         İŞTE ÖRNEKLER
                Hiçbir ilave yapmadan olduğu gibi hatıratlardan konuya yaklaşıyoruz. İbrahim Arvas,” Tarihi Hakikatler” isimli eserinde anlatıyor. Eski Halk Partisi milletvekilinin gayretiyle Halk Partisinin 1946 kurultayında değişen 13. Maddenin aslı şöyleydi:
     “Diyanet yoluyla dilimize giren bütün yabancı kelimeler milli menfaat bakımından ihraç edilmesi lazım.”  Diyanet İşleri reisliği bütçesi görüşülürken Afyon milletvekili Dr. Ahmet Selgil Kuranın Türkçeleştirilmesini istiyor. Medrese çıkışlı alim Başbakan Şemsettin Günaltay’ın buna karşı teklifi şudur: Kur’an’ı Mekke ve Medine ayetleri diye ikiye bölelim. Mekke ayetlerini alalım çünkü duadır. Medine ayetlerini atalım çünkü ahkamdır ve biz Müslüman ahkamını tatbik etmekten hariciz
        3 mart 1931 tarihli Son Posta gazetesinde cellat Kara Ali’nin hatıratı yayınlanıyor. Kara Ali diyor   
ki “Sadece ben isyan bölgesi istiklal mahkemesi kararıyla 5126 sarıklı cübbeli insanı idam ettim.
       Müftünün maaşı 2,5 liradır. Müftüye şapka giymediği için verilen ceza ise 10 liradır. Tarih 1926.
        Doğudaki insanlar çeşitli cezalarla fakirleştirildi. Alimler, din adamları idam edilerek din eğitimine darbe vuruldu. Bu da halkın cahilleşmesine sebep oldu.
        Yer Muş Bekçiler köyü.Tarih 1939. Mehi Hoca Kuran öğretiyor. Jandarma baskın yapınca hasta gibi yatağa giriyor. Kuranı da yorganın altına saklıyor. Yatağında Kuran bulunduğu için Mehi hocanın saçını sakalını jandarma hemen orada kesti. Hem de “Hoca takımının saçı sakalı her şeyidir” diyerek kestiler.
        1926 yılında Erzincan’a gelen istiklal mahkemesi dini faaliyetlerine devam ettiğinden Mevlevi             Erzincanlı İbrahim Hakkı’yı, gıyabında idama mahkum etmiştir. Erzincanlı İbrahim Hakkı Müşekrek köyünde vefat etmiştir.
       Hakkında idam fermanı olduğundan çocukları Erzincan Şarlı istiklal mahkemesine ölümünü duyurmuşlardır. Bu haberi alan mahkeme,ölümün doğru olup olmadığını öğrenmek için bir heyetle müşekrek köyüne gelir ve mezarını çocuklarına açtırırlar. Kemah nahiye müdürü şeyhi tanır “Evet bu ceset Mevlevi İbrahim Hakkının cesedi” der. Buna rağmen Jandarmalar mahkeme heyetinden aldığı emirle cesedi mezardan çıkartarak beyaz kefeniyle orada idam ederler . Böylece “salben idam” fermanı yerine getirilir.
         Kemah nahiye müdürü “ölmüş adamı niye idam ediyorsunuz? Bu insanlık dışı…”deyince jandarma “Mahkeme onun salben asılarak idamına karar vermiştir.”diye cevaplar.
         1938’de Hozat’ın Dolandır Köyü halkı yakılarak tamamen öldürülmüştür. Köyden yetişen öğretmen ve çocukları köye tatile geldiklerinde durumu görürler. Jandarma “Bunlar okumuş yazmış adamlardır şahitlik yapar” diye öğretmeni, karısını ve iki çocuğunu süngületmiş ve yanan eve attırmıştır.Yanan cesetlerin karşısında “zevkle sigaramın tüttürdüm.” Diyen komutanı Necip Fazıl, 1944’te Eğridir’de askerlik yapan tanıdığını “Son Devrin Din Mazlumları” kitabında anlatır.
        Rizeli, sekiz alim ve Müslüman şapka giymedikleri, dindarlara zulmü kınayıp, hükümete ”Sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın şapka giyenler giysin, ama giymeyenler hapse atılmasın” diyerek, jandarma karakoluna yürümüşler ve halk da onlara katılmıştır. Bu olay büyüyünce Rize isyanı kabul edilmiş ve Hamidiye zırhlısı Rize’yi top atışlarıyla tehdit etmiştir. Bundan dolayı Rizeliler “ATMA HAMİDİYE DİN KARDEŞİYİZ.”demişler ve bu söz Rize’de darbımesel olmuştur. Kendi şehrini top atışına tutan anlayış. Halepçe’yi, Hama’yı bombalayan anlayış.
        12 Aralık 1925’te olaylar meydana gelir. Rize’ye gezici istiklal mahkemesi gelir ve 143 kişi yargılanır. 14 Aralıkta yargılama yapılır. Bir günlük yargılama sonucu 8’i idam olmak üzere, 14 kişi 15 yıl, 22 kişi 10 yıl,19 kişi 5 yıl kalanlarda değişik hapis cezalarına çarptırılır. Bir günlük yargılama ve adalet(!). İdamlar hemen infaz edilir. 30 Aralık 1925 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde idam edilenlerin resimleri yayınlanır. Yargılama hızına dikkat.
Tarih 1940’lar,yer Nevşehir’in Maccan şimdiki adıyla Göreme kasabası. Kasabanın merkez camii imamı namaz sonrası cami avlusunda cemaatle hasbıhal ediyor. Başında takke var. Avlu dışına çıkarken çıkaracak.O sırada Halkevi önünde iki jandarma var.Hemen imamın yanına geliyor “Senin kıyafet kanunundan haberin yok mu,bu takke ne?” diyor ve hem takkeyi alıyor hem de hakaret ediyor.İmam “Oğlum daha avludayım çıkaracaktım” der demez jandarma cemaatin içinde imama tokadı vurur.Cemaatin içinde belediye reisi de vardır.Müdahele etmek ister ama o da tokadı yer.Hatta akabinde hem imamı hem de reisi halkevine götürürler,sıkıntı verirler.Olayı Rahmetli Hacı Mevlüt  (Çiftçi)ve Hacı Ahmet Ağa’dan bizzat dinledim.
Yine Hacı Ahmet Ağa(Güçyetmez) Ağa’ya sormuştum. “Doğudaki isyanlarda asker olarak çok Kürt öldürdün mü?” Evet deyince “Niçin “demiştim. O da “Bize bunlar Alevi,din düşmanı, sizi kesecekler.Onun için isyan ettiler.” dediler ve biz de çoluk çocuk demeden öldürdük.”
Erzurum’un Çat ilçesinde müftülük vaizlik yapan Halis Emek Hoca anlatıyor. Çat kazasının Kızılhasan köyü imamıyken camide kuran öğretirken camiye baskın yaptılar ve 83 talebeyi(çocuk yaşta)  itiş kakış hem de karakışta karakola götürdüler. Yine Uygun Köyünde imamken de postallarıyla camiye giren iki jandarma “Utanmıyor musun Kuran okutmaya” diye beni tokatladılar.
          Şimdi de 1980 darbesi sonrası Mamak,Metris Diyarbakır gibi hapisanelerden kesitler aktarmak istiyorum.Oğuz Güven halen gazetecilik yapan 1978 kuşağı bir solcu.1980 sonrası işkenceleri “Zordur Zorda Gülmek”te anlatmış.Bazılarını alıntıladık.
          LOKOMOTiF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, iki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.
           SiGARA iÇiRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı

     KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

      MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.
      KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu
     AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.
       KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. ikinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.
      COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

     ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar
      12 Eylül askeri darbesinden acemi birliğinden sonra 1982 Haziran ayında Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde çavuş olarak görev yapan Atliman, anlatıyor:
      O dönemin karanlık bir dönem olduğunun altını çizen görevini ise askeri cezaevinde en önemli konumda olan A Blok'ta yaptığını belirterek, "Burada birçok konuda suçlanan sağ ve sol görüşlü insan burada çile çekmekteydi. Bende burada tutuklu olarak kaldığımı düşünüyorum, Çünkü şu anda dahi gözümün önünden geçen her şey kapkara." dedi.

     Atliman, "Beni en çok etkileyen işkencelerden biri, bir koğuş dolusu insan karşınızda tek sıra halinde diziliyor, hiçbiri sizin gözünüze bakamıyor, hepsi duvara yaslı halinde tavanla duvarın kesiştiği noktaya bakmak zorundalar, sizin gözlerinize bakamıyorlar. Ben bunun psikolojik bir işkence olarak, mahkûmlara 'sizin kimsenin yüzüne bakacak yüzünüz yok' mesajı veriliyordu. Mamak kapalı bir kutu." şeklinde konuştu.
Bir manevi işkence merkezi gibi kullanılan Mamak'ta mahkûmlardan istenileni yapamamaları durumunda ellerine copla vurulduğunu, daha da yapamamaları durumunda ise falakaya yatırdıklarını anlatan Kamil Atliman, "Mamak bence bir manevi işkence yeri idi. İşkencenin her türlü bahanesi vardı. Bazen hızını alamayıp, mahkûmları dövenler vardı, nedense kısa boylular uzunları, çelimsizler ise iri yarı olanları döverlerdi. Ben bir gün bir mahkûmun ellerine copla vuramadığım için komutanım. bana copun nasıl vurulması gerektiğini bana uygulamalı olarak öğretti." diye konuştu
        Tuncer Çetinkaya “En Uzun Şubat” isimli eserinde 28 Şubat’ı ve inanılmaz zulümlerini anlatmış.
      Başörtülü öğrencilere fahişe diyen gazeteci, galoşu irticai kesimin simgesi gören müsteşar, Kur´an-ı Kerim´i Arapça yazılmış diye mühürleyen yöneticiler, asker baskısı ile çıkan kesintisiz eğitim kararı, Peruklu öğretmen avına çıkan müfettişler fişlemeler… Bu kitapta yerini almış.
BİR HÜKÜM KLASİĞİ DAHA
       28 Şubat sürecinde üniversitelerde büyük mağduriyetler yaşanırken, öğretim üyeleri olağanüstü uygulamalarla karşılaştı. Erzincan İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şadi Eren`in yaşadıkları ise filmlere konu olacak nitelikte. 28 Şubat sürecinde başörtüsü meselesinden ilahiyat fakültelerindeki sıkıntılara kadar bir dizi problemi aktarmak üzere dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e mektup yazan Eren`in adeta hayatı kararmış. Mektup YÖK`e iletilince üniversiteden atılmış, kamu görevinden ihraç edilmiş, DGM`de yargılanmış. Yurtdışındayken kırmızı bültenle arama emri bile çıkarılmış. DGM`de beraat ettikten sonra YÖK aleyhine Danıştay`da dava açmış; ama nafile. Danıştay Eren`i, `halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik` suçlarından haksız bulmuş.
Kaynaklar:
             1-   CEYLAN H.Hüseyin. Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri
             2- OKUYAN Yaşar,Akşam Gazetesi 
             3-Kısakürek N.Fazıl, Son Devrin Din Mazlumları.                     
             4 -GÜVEN Oğuz, Zordur Zorda Gülmek                                                                           
             5-ATLİMAN Kamil, Hatıra Vakit Gazetesi
             6- YAZICIOĞLU Muhsin, Mamak Hatıraları Gazeteler
             7-Çeşitli İnternet Siteleri