Aba'dan Mektup (2)

Yazar: 
Nuri Ercan
Köşe: 
İmbik

 
      Sizlere mektubumun ikincisini yazıyorum. Acele cevap beklerim demiştim; evlatlarım cevaplarını zihinlerine yazıyorlar galiba. Yoksa küstüler mi bana? Bir nebze evlatlarımın kendi vaziyetlerini tefekkür ettirmelerine sebep olabiliyorsak kendimizi bahtiyar hissedeceğiz. Bu arada bazı okuyucu torunlarım benim, tâ iki nesil öncesinden kendilerine hitap ettiğimi düşünmemin lüzumsuz olduğunu, bırakın iki nesil öncesini, belki çeyrek asır öncesinde bile benim gibi düşünen abaların, ninelerin, anaların mevcut olduğunu, hatta şimdi bile, az da olsa köy ve kasabalarda yaşamaya devam ettiklerini ihsas ettirdiler. Çok mesrur oldum.
      Evvelki mektubumda tesettürle ilgili bir iki kelam etmiş idim. Hoş görün, tesettürün ana unsuru olan zihnin tesettüründen bahsetmeyi unutmuşum. Sizler de bilirsiniz ki, maksatsız din olmaz. Her dinin bir hedefi vardır. Efendimizin Mekke’de ve Medine’de yaşadığı hayat ve gerçekleştirdiği tebdilata zahmet edip nazar edilirse anlaşılır ki, risaletin başlangıcından, Efendimizin öte dünyaya irtihaline kadar, sanki madde madde uygulanan bir plan mevcuttur. Kızlarından utandığı için onları diri diri gömen, hanımlarını adam yerine koymayıp, her türlü eziyeti onlara reva gören bîherifler, Efendimizin yoluna girdikten sonra sizlerin “kılıbık” tabir edeceğiniz bir mahiyette hanımlarına şefkatli beyefendiler, kızlarına merhametli babalar olabilmişlerdir. İffeti, namusu, edebi, hayâyı, O’ndan sadece öğrenmekle kalmayıp, bir hayâ medeniyeti kurabilmeyi başarabilmişlerdir.
   

   İşte sevgili kızım, tesettür hayânın ana iskeletidir. Sizler de bunu, böyle kabul ediyorsunuz. Benim sizlerde gördüğüm noksanlık, tesettürün maksadının dışına doğru seyreder bir hal almaya başlamanızdır. Bizim büyüklerimiz, örtünmeyi emreden ayetlerde geçen kelimelerin insana, öncelikle zihninin örtülmesi gerektiğini ifade ettiklerini anlatırlardı. Sizin deyiminizle, örtünme beyinde başlar. Önce zihin kendini haramlardan muhafaza eylemelidir. Bu minval üzere hareket edecek olursak, hanım torunlarımın arasında mantar gibi türeyen bazı yanlış düşünceleri düzeltmek babında doğruları yeniden hatırlatmak kaçınılmazdır.
Öncelikle kıyafetin kişilerin kimliğini yansıttığında hem fikir olalım. Hatta kişilerin dini bile önce kıyafetle anlaşılır. Bu sebeple, din mensubu herkes kendi dinî hayat tarzına uygun kıyafet giymelidir.Tarz dedim de aklıma bizler has olan kıyafet tarzlarını hatırlamak geldi.Beraberce hatırlayalım:Libas bol olacak, şeffaf olmayacak, libas cırtlak renkli olmayacak, pahalı kumaştan olmayacak,libas temiz olacak, başkalarının dini simgelerini hatırlatmayacak. Şimdilerde kullanılan kıyafetlerin kaçta kaçı bu ölçülere uymaktadır?
Aman kızım dikkate et! Çocuklarını terbiye ederken onlara doyumsuzluğu aşılama. Tabi ki bunu yaparken öncelikle senin süse püse, gösterişe doymuş olman lazımdır. Yoksa doymamış bir ananın çocuklarına vereceği tek şey açlık olacaktır. Bu gün, yarım yamalak bir örtüyü tesettür zanneden, zihnini haramlardan koruyamayan, başındaki minnacık örtünün hiç tesir etmediği bir yanlış nesil yetişiyorsa; bu aç ana ve babaların elde edemediklerini çocukları sayesinde elde etmeye gayret etmelerinden olsa gerektir. Biz yapamadık bari bunlar yapsın, biz kazanamadık bari bunlar elde etsin anlayışının bir tezahürüdür bu.
Talak mevzularını artık “boşanma” olarak konuşur oldunuz. İpinden boşanmayı hatırlatsa da, hadi ben de sizin gibi talak mevzularına “boşanma” diyeyim. Boşanma miktarlarının arttığını kabul etmiyor değilsiniz. Garip olan, dinini, diyanetini bilen ailelerin de sudan meseleler yüzünden, birbirlerinden boşanmak için mahkeme kapılarını aşındırıyor oluşudur. Daha garibi ise, buna duçar olanların sayısının hızla çoğaldığı gerçeğidir. Niye boşanma oranlarının çokluğu bana garip geliyor? Çünkü, talak Allah’ın sevmediği ama helal kıldığı bir ruhsattır. İnanan bir toplumda, “ben de boşanacağım, ben de boşanacağım” diyen kadın ve erkeklerden geçilmiyorsa o toplumda Allah’ın sevdiği ve sevmediği konulara dikkate edilmiyor demektir.
Peki, Allah’ın emri, Peygamberin kavli, İmam-ı azamın içtihadı ile birbirlerine bağlanan hanım ve beyefendiler neden kısa sürede boşanırlar? Bu mevzuda sizin mevkutelerinizde yazmakta olan Cihan Aktaş, F.Karabıyık Barbarosoğlu gibi hanımefendi araştırmacılar sizleri bu konularda aydınlatıyorlardır. Lakin benim de sizlere bu konuda birkaç kelam etme hakkımın olduğunu söylemek izahtan varestedir.
Bizim aramızda ve aile içerisinde fedakârlık hâkim idi. Kadının en önemli görevi analık ve evinin tertip düzenini sağlamaktı. Erkeklerimiz kaba da olsalar hoşgörü geleneğini terk edemezlerdi. Biz kadınların irtibat kuracağı insan adedi mahut idi, bu yüzden aileye yönelmek doğal bir yol oluyordu. Akraba ile bağları koparmak günah addedilirdi. Aramızda ya da mahallemizde sözü dinlenir, dürüst ve aklını tecrübelerle yoğurmuş büyükler olurdu. Heriflerimizle olan ihtilaflarımızı ana-babalarımız ya da büyüklerimiz hallederlerdi. Mesele gene de çözülemezse mahalle imamı veya medrese hocasına gidilerek çözüm elde edilmeye çalışılırdı. Herşeye rağmen mesele halledilmezse son çara olarak talak vaki olurdu. Böylece boşanma ihtimali onda bir oluyordu nerdeyse.
Size söyleyeceğim boşanma sebeplerinden en önemlisi ise, kadının erkekleştirilme çalışmalarının artık Müslüman toplumlarda da meyve vermeye başlamasıdır. Evet, kadın erkekleşiyor. Kadını erkekleştirme görevini üstlenenler, ekonomik özgürlük diyorlar, bireysellik diyorlar ama kadın ve erkeğin ancak birlikte mükemmel bir insan olabileceğine itikat etmiyorlardı. Böylece kadını sipere sürdüler, sömürdüler. Hala da sömürdüklerini nice örnek arasından, televizyonlarda, kamyon tekerinin reklâmını bile nerdeyse anadan üryan kadınlara yaptırdıklarından anlamanız mümkündür. Sömürülen, erkekleşen kadın, kadın gibi düşünemez hale gelmektedir. Allah’ın kendisini asil olarak yarattığını ve dünyada da buna uygun rolleri biçtiğini unutmaktadır. Böylece analıktan, hanımlıktan hatta kadınlıktan feragat eder bir duruma gelmekte ve ortada yalnızca cinselliği kalmış bir hilkat garibesi dolaşıp durmaktadır. Kendisini çağdaş anlayışlara kaptıran bir kadın kolay olanı, hazzı, dünya nimetlerini tercih eder bir hale dönüşmüş demektir. O; zorluğu, fedakârlığı, vefayı unutmuştur. Onun kafasında bir tek düşünce vardır: Bırakın elde edeyim, bırakının yaşayayım! Bütün bu anlayışlar inanan insanlara da, az da olsa sirayet etmeye başlamıştır. Bu anlayışların ve daha mevzu-ı bahis edemediğimiz bir çok arızalı düşüncelerin sonucunda sizlerin aranızda da maalesef boşanma modası başlamıştır. Allah yardımcınız olsun!
 
Odalar odalar…
Nerede o kemerli odalar?
Şimdiki modalar…
Betonlu, soğuk odalar.
 
                 
                                            Ortopedi Doktoru Arayan Adam
—Selamün aleyküm
—Ve aleyküm selam ne var ne yok kardeş?
—İyi değilim, bana acele bir ortopedi doktoru lazım. Devlet hastanesinde tanıdığın var mı?
—Hayırdır… Ne oldu?
—Sen söyleyiver bana, tanıdığın doktor var mı?
—Acele etme! Nedir bu halin, kaza falan mı oldu?
—İşinin ehli bir ortopedici söyle, hemen gitmem lazım. Tanıdığın var mı yok mu?
-Var var, işinin ehli bir ortopedi uzmanı var tanıdığım, adı da Seyfullah. Sen hala ne olduğunu söylemeyecek misin?
-Haa söleyeyim. Arkadaşlarla beraberdik. Sohbeti koyulaştırdık, fakat biraz aşırı gidip lafın belini kırmışız, lafı tedavi ettirelim bari dedim.
-….!
          
 
 
 
                                                  BİR BARDAK SUYUN DEĞERİ
İbn Semmâk, Abbasi halifelerinden birisinin huzuruna girdi. Halife bir bardak ile su içiyordu. Bu sırada halife İbn Semmâk’a:
_Bana bir öğüt ver! Dedi. İbn Semmâk:
_Sen şiddetli susuzluğa yakalandığın vakit, bu suyu ancak bütün servetin karşılığında sana verecek olsalar, ne yapardın? Diye sordu. Halife:
-Bütün servetimi verir, bu suyu alırdım. Dedi. Bunun üzerine İbn Semmâk:
_O halde bir bardak su değerinde olan servetinle daha ne böbürlenip duruyorsun, dedi.