Dağları aşmak
İnsanları yükseltmesi ve yüceltmesi gerekenler boş oturuyor, boş konuşuyor, çuvallar dolusu boş laf üretiyorlardı. Tavırlarından hayatın önemini kavrayamadıkları misyonlarını belirleyemedikleri rollerini benimseyemedikleri anlaşılıyordu. Duvarlarda yankılanan kahkahaları hafiflik sembolü gibiydi.
Bu durum, dünya sisteminin marifetiydi. Dünya sisteminin mahalli sisteme yansımasıydı. Mahalli sistemin eğitim öğretim kurumlarındaki uygulamasıydı. Eğitim öüretim kurumlarının “ufku kapalı, ruhu çekilmiş” aktörlerinin eseriydi.
Vizyonsuzluk çocukları perişan ediyor, hayatı yer yer komediye, yer yer trajediye çeviriyordu. Akl-ı selim, hiss-i selim sahipleri bu halleri göre göre hüzünlere garkolup gidiyorlardı.
Talebesi olan her bir aile, sabahın erken saatinde çocuğunu tatlı uykusundan uyandırır, belki de kıt-kanaat kahvaltısını yaptırır, cebine üç-beş kuruş harçlık koyar, servis arabasına bindirir okula gönderir.
Neden gönderir? Okusun da adam olsun diye.
İyi de bu iş nasıl olacak?
Çocuğun potansiyel kabiliyetleri keşfedilecek, açığa çıkarılacak, derece derece, kademe kademe inkişaf ettirilecek. Seviye göz önünde bulundurulup dojaz hatası yapılmayacak. Bilgi ve sıralama hatalarından kaçınılacak. Hakikat gizlenmeyecek. Dünya görüşü doğru oluşturulacak. Sevgi sapmalarına yılgınlıklara, baygınlıklara meydan verilmeyecek. İlgide ve bilgide sınır ve sinir olmayacak. Zaaflar çocuğa yansıtılmayacak.
Karşımızda bir şâheser var ve bütün alıcılar açık. Bu şâheserden bir Ebubekir de çıkabilir, bir Terminatör de.
Yük ağır, yol ince, menzil ırak.
Rahmetli babam şöyle derdi:
“Ya talebeyi yetiştirir adam gibi adam mertebesine erdirirsin, ya da bu iş neden rayına girmiyor, maksad neden hâsıl olmuyor diye kahrolur gidersin.”
Bu sözler bir ciddiyetin, bir kararlılığın ifadesiydi. “Rolünü kemal-i ciddiyetle oynayıp başarılı olmak zorundasın” demek istiyordu. “Eğitim ve öğretim ciddi bir kon udur, laubali insanlara bırakılacak oyun-eğlence değildir.” demek istiyordu.
Bu anlayışa saygı duymamak mümkün değil, ama bir yerinde küçük bir değişiklik yapmak isterim:
Rolümüzü tam bir ciddiyetle oynayalım, hedef doğru belirlensin, yorulalım fakat yılmayalım. Hepsi kabul. Lakin bundan ötesi çocukların sahib-i hakikisine havale edilmeli. Bilinen manada başarı gerçekleşmeyebilir. Bu kahrolmayı gerektirmez. Hem hayatta o kadar çok olumsuzluk var ki, hangi birine kahrolalım? Kahrolmak kime ne kazandıracaktır?
Dua buyuralım efendim. Kavlî, kalbî, fiilî dua ile.
İnsanları belli zamanlarda, belli merkezlerde toplamayı başarmışlar. Bilge kişiler gelip bahçıvan misali otu-ayrığı, tikeni-pıtrağı ayıklamaya çalışmışlar. Allah’ın kullarının üzerine serin sular, ilahi rahmetler saçmışlar. Düşünce ve duygu dünyalarına (hasbeten lillah) ikramlarda bulunmuşlar.
Usul, yüz güldüren bir usüldü. Bi iznillah, bu yolla bu dağlar aşılır, menzil-i maksuda ulaşılırdı.
Hz. Ali -kerremallahu veche- Efendimiz buyurdular:
“Yaş yaşayıp, Rabbini bilerek ölmek, çocuk yaşta ölüp cennete girivermekten daha hayırlıdır.”
Öyledir efendim. Çabalarla, gayretlerle, dualarla marifetullaha ermek, uzun yollarda, sevda türkülerinin içinde yana-tüte yol almak, düşe kalka, güle ağlaya mesafe almak, kestirmeden cennete girivermekten öteyedir.
Bir öğretmen arkadaş anlattı:
Arabada Kur’an-ı Kerim vardı. “Boş vaktimi değerlendireyim, biraz okuyayım” dedim. Okumaya başladım. Yanımda arkadaşın dört-beş yaşındaki kızı vardı. Çocuk sordu:
“Bu Allah’ın türküsü mü? “
Buyurun cevap verin bu güzel suale. Pırıl pırıl bir kalpten doğan bu sansürsüz suale buyrun cevap verin.
“Bu yanlış yorumlanan
Bu bizi çekip çeviren dünyanın
Anlaki bir ucunda ölüm
Açılan bir kapıdır sonsuzluğa
Evrensel yürüyüşe ayarlı ayaklarınla
Hesaplı ve ince bas toprağa.”
(Mustafa Özçelik’in “Yorulmuş Gözlerin” isimli şiirinden)
Dünyayı doğru yorumlaması gerekenler düşünce gücünün, vizyonun, doğru bir hayat tasavvurunun önemini kavrayamadılarsa, seyir çizgileri kırılma üzerine kırılmaya uğradıysa, dünyadaki gelişmelere umursamaz nazarlarla baktılarsa, var olan şartları yok sayarak mücadele verilmeyeceğini kavrayamadılarsa dinamik beyinler yetiştiremedilerse olacağı buydu.
Kuşatmayı kıramıyorsanız, “bizim de ahretimiz var ya” tesellilerine varacaksınız elbette. Dünyası olmayanın ahireti olur mu, emperyalist güç üretmene izin verir mi, o da ayrı bir konu.
Eh, çember gittikçe daralıyorsa toprağa hesaplı ve ince bassan ne olacak, basmasan ne olacak. Olan olmuştur bir kere.
“Çift dünyalı olanlar” kuşatılacak durumlara, “yılgınlık nöbetleri”ne düşmemeliydi. Karşındakiler yüz senelik planlar yapıyorsa, sen bin senelik planlar yapmalıydın. Senin gözlerin daha keskin, sinirlerin daha kalın olmalıydı.
Adil ve akil olanlar kuvveti hor görmemeli, dengeleri bozmamalıydı. İmandan kuvvet ve kudret dersi çıkarmalı, “Kuran’ı güçlü olmak için okumalıydı.”
Diyeceğim şu ki; çekilip çevrilenler mercek altına alınmalı. Sebepler üzerinde yoğunlaşmalı. Hakk’ın hatırı üstün tutulup yanlışlara parmak doğrultulmalı.
Sünnetullah’ın şakaya gelir tarafı yoktur.
“yıktığın varsa yapacaksın
Ağlattığın varsa güldüreceksin.
Döktüğün varsa dolduracaksın.
Çıplakları giydirecek, açları doyuracaksın.
Eline, beline, diline sahip olacaksın.” (Uluslararası Mevlana Sempozyumu’nda Nezihe Araz’ın bildirisinden)
İnsan olarak sayılı günlerimizi yaşarken kusurlarımızı azalta azalta, meziyetlerimizi çoğalta çoğalta yol alabiliyorsak ne ala. Dağından taşına, kurdundan kuşuna cümle yaratılmışlara faydalı olabiliyorsak, hayır dua alabiliyorsak ne gam. Ölümlü dünyada bundan öteye iyilik nedir?
















