Müminler en çok Allah'ı sever

Yazar: 
Nureddin Soyak
Köşe: 
Başyazı

 
Sevgi (muhabbet) Arapça HBB kökünden türetilmiştir. Bu kök lügatte beş şey üzerinde dönüp durmaktadır.
Saflık ve beyazlık; yükseklik ve ortaya çıkmak; bağlılık ve sabitlik; iç ve öz; korumak ve tutmak.
Bu şey sevginin gereklerindendir. Çünkü sevgi saflığı, kalbin sevdiğine karşı heyecanını, kalbin sevdiğini arzu etmesinin kalbe yerleşmesini gerekli kılar. Arzu ettiği sevgiliyle irtibatı sebebiyle yücedir.
Bu anlamlardan hareketle âlimler, gerçek sevginin Allah sevgisi olduğu bilinciyle, sevgi konusunda pek çok tanımlar yapmışlardır:
“Sevgi, kalbin sevdiğine meyletmesidir.”
“Sevgi, kalbin sevdiğiyle huzura ermesidir.”
“Sevgi, kalbin yalnızca sevdiğiyle meşgul olmasıdır.”
“Sevgi, sıkıntıyla azalmayan iyilikle artmayan bir iradedir.”
“Sevgi, kapıdan hiç ayrılmamaktır.”
“Sevgi, kalpte yanan bir ateştir. Sevgilinin arzusu dışındaki her şeyi yakıp kül eder.”
“Sevgi, Allah’ın emirlerine uymak konusunda samimiyet, Rasulullah’ın sünnetine riayet konusunda ihlâstır.”
Ebu Bekr el-Kettani şöyle bir kıssa anlatır:
“Panayır günlerinden birinde Mekke’de âlimler sevgi üzerine konuştular. Cüneyd el-Bağdadi bunların en küçüğü idi. Ona, ‘Ey Iraklı! Görüşünü söyle!’ dediler. Başını eğip sustu. Daha sonra ağlamaya başladı. Sonra da ‘Nefsinden kaçıp Rabbinin zikriyle buluşan, O’nun haklarına riayet eden, kalbiyle O’na bakan, heybetinin nurları kalbini yakan, O’nun sevgi kadehinden güzelce içen, gaybın örtülerine rağmen Kadir-i Mutlak olan Allah’ın varlığına şahit olan, Allah ile konuşan, Allah’tan konuşan, Allah’ın emriyle hareket eden, Allah ile duran, Allah ile olan, Allah için olan ve Allah ile beraber olan kuldur.’ cevabını verdi. Bunun üzerine oradaki bütün âlimler ağlamaya başladı. ‘Bundan daha fazla söz söylemeye gerek yok! Ey ariflerin tacı! Allah en güzel mükâfatlarla seni karşılasın!’ dediler.”

Gerçek sevgi Allah sevgisidir. Tariflerden de anlaşıldığı üzere insanların Allah sevgisi konusundaki seviyeleri, O’nun hakkında bilgi sahibi olma ve O’nu tanıma konusundaki seviyeleri oranında farklılık arz etmektedir. O’nu en çok tanıyanlar, en çok sevenlerdir. Bu sebepledir ki O’nu en çok sevenler peygamberler olmuştur. Aslında Allah sevgisinin tam anlamıyla anlatılabilmesi mümkün değildir. Bundan dolayı “tatmayan bilemez” denilmiştir. Mahlûkatı arasında Allah’ı en iyi bilen, O’nu en çok seven Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bile şöyle buyurmaktadır:
“Ey Rabbimiz, seni övmeye gücüm yetmiyor; sen kendini övdüğün gibisin.” (Müslim, Ebu Davut, Tirmizi)
Allah âşıkları Allah’ı bu dünyada görmemiş, O’nun sıfat ve eserlerine bakarak O’nun hakkında bilgi edinmiş, bildiklerinden hareketle bilmediklerine ulaşmışlardır. Fakat O’nu görmüş, O yüceler yücesinin celaline, cemaline ve kemaline şahit olmuş olsalardı, O’na olan sevgileri bambaşka olurdu. Nitekim Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bize Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmeyi tavsiye etmektedirler ki bunu başarabilenler Allah’a olan sevgide zirveleşirler.
Buhari ve Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği bir hadisi şerifte de Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz zikir ehlini araştırmak için yollarda dolaşan, Allah’ın birtakım melekleri vardır. Allah’ı zikreden, hatırda tutan bir topluluk bulduklarında birbirlerine: ‘Aradığınıza gelin’ diyerek seslenirler. Bunun üzerine gelip kanatlarıyla yakın semaya kadar onları kuşatırlar. Rabbleri onlardan daha iyi bildiği halde onlara: ‘Kullarım ne söylüyorlar?’ buyurarak sorar. Onlar: ‘Onlar seni tesbih ediyorlar, tekbir ediyorlar, sana hamdedip seni yüceltiyorlar.’ derler. Allah: ‘Beni gördüler mi?’ buyurur. Onlar: “Hayır, vallahi seni görmediler.’ derler. Allah: “Beni görselerdi nasıl olurlardı?’ buyurur. Onlar: ‘Eğer seni görselerdi daha çok kulluk eder, daha çok yüceltirler, daha çok tesbih ederlerdi.’ dediler. Allah: ‘Benden ne istiyorlar?’ buyurur. Melekler ‘Senden cenneti istiyorlar.’ derler. Allah: ‘Cenneti gördüler mi?’ buyurur. Onlar: ‘Hayır, vallahi cenneti görmediler.’ derler. Allah: ‘Ya cenneti görselerdi nasıl olurlardı?’ buyurur. Onlarda: ‘Eğer cenneti görselerdi daha çok istekli olurlardı, daha çok hevesli olur rağbetleri daha büyük olurdu.’ derler. Allah: ‘Hangi şeyden dolayı sığınırlar?’ buyurur. Onlar: ‘Cehennemden.’ derler. Allah: ‘Cehennemi gördüler mi?’ buyurur. Onlar: ‘Hayır vallahi cehennemi görmediler.’ derler. Allah: ‘Ya cehennemi görseler nasıl olurlardı?’ buyurur. Onlar: ‘Eğer cehennemi görselerdi cehennemden daha çok kaçınır, daha çok korkarlardı.’ derler. Allah: ‘Benim, onları bağışladığıma sizleri şahit tutuyorum.’ buyurur. Bu sırada meleklerden biri: ‘İçlerindeki falan kimse onlardan değildir, sadece bir hâceti için oraya gelmişti.’ der. Allah: ‘Onlar öyle bir topluluktur ki kendileriyle birlikte oturup, düşüp kalkan kimsede şaki(isyankâr, günahkâr) olmaz.’ buyurur.” demiştir.
Rabbimizi severek zikreden Allah âşıklarının Rabbimiz yanındaki yüksek derecelerini haber veren, müthiş bir nebevî müjde. Bir hâcet için bile Allah’ı sevenlerin yanında bulunmak günahların bağışlanmasına vesile olursa, bizzat Allah’ı sevmenin, Allah yanındaki derecesini bilip ona göre hareket etmek müminin en büyük ideali olmalıdır. İnsanların insanları sevmeye, insanlarında kendilerini sevmeleri için sarf ettikleri mesaiyi Allah sevgisine ulaşmaya ayırabilselerdi, Allah’ın sevdiği kullardan olurlardı.
Nitekim Rabbimiz:
“Allah çokça tevbe edenleri ve içi dışı temiz olanları sever.” (Bakara 222)
“Allah sabredenleri sever.” (Al-i İmran 146)
“Allah işini güzel yapanları sever.” (Al-i İmran 148)
“Allah adil olanları sever.” (Maide 42) buyurmaktadır.
Allah sevgisi kulun iki cihanda en büyük sermayesidir. Allah’a rağbet etmek O’nun rızasını istemek, O’na kavuşmayı özlemek hoş bir hayatın esasıdır.
Huzurun, mutluluğun, lezzetin kemali Allah sevgisinin kemaliyle mümkündür. Sevginin kemali ise tüm imkânlarını sevilenin sevgisi yoluna adaması, O’na yakın olmayı, O’na kavuşmayı her şeye tercih etmesiyle mümkündür.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Kim Allah ile karşılaşmayı isterse, Allah da onunla karşılaşmayı ister. Kim Allah ile karşılaşmayı istemez hoşlanmaz ise Allah da onunla karşılaşmayı istemez hoşlanmaz.” buyurmuştur.
Hz. Aişe veya Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin eşlerinden birisi: “Biz ölümü hoş karşılamıyoruz.” dedi. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Ama durum görüldüğü gibi değildir. Mümin bir kimse öleceği sırada Allah’ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Artık kendisine önündeki gördüğü şeyden daha sevimli hiçbir şey yoktur. Allah ile karşılaşmayı ister Allah’ta onunla karşılaşmayı ister. Kâfir bir kimse ise öleceği sırada, Allah’ın azap ve cezasıyla müjdelenir. Artık kendisine önündeki gördüğü şeyden kötü gelen bir şey yoktur. Allah ile karşılaşmayı istemez, hoşlanmaz. Allah da onunla karşılaşmayı istemez hoşlanmaz.” buyurdu. (Buhari, Müslim)
Sevgiliye kavuşmanın lezzeti, sevgiliye duyulan sevginin gücü oranında olur. Sevgi ne kadar güçlüyse sevgiden alınan lezzet de o oranda kâmil olur. Aşırı susayan ve aşırı acıkanın durumu gibi.
Anlatıldığına göre çok sevdiği oğlu gurbette olan yaşlı bir kadın vardı. Oğlu dönünce tüm aile ve akrabaları sevindiler, yaşlı kadın ise oturup ağlamaya başladı. “Niçin ağlıyorsun?” diye sorulunca şöyle dedi. “Oğluma kavuşmam, bana Allah’ın huzuruna çıkacağımız, O’na kavuşacağımız günü hatırlattı.”
“Ey ayrılığın uzunluğundan yakınan, sabret!
Belki yarın kavuşursun sevdiğine biter bu hasret.”
Bütün sevgilerin kaynağı Rabbimiz olduğuna göre her türlü sevgi bize Rabbimizi hatırlatmalı, bütün ayrılıklar, bütün hasretler de yine O’nu hatırlatmalıdır. Nasıl hatırlatmasın ki! Sevginin kaynağı O. Yaratıcısı O. Seveni yaratan O. Kendisi dışında bütün sevilenleri yaratan O. Seviyorsak, O’nun kalbimizde sevgiyi yaratmasıyla seviyoruz. Görüyorsak, işitiyorsak, yürüyorsak, tutuyorsak, tadıyorsak hep O’nun vergisidir. Onsuz hayat, hayat değildir. Her şeyini O’na muhtaç olan gafil, kendini O’ndan müstağni görürde, O’ndan uzak, O’nsuz yaşadığını zanneder. O’nsuz sevgiler yalan. O’nsuz sevgiler boş. O’ndan çok sevilenle, O’na denk sevilenler başa beladır.
Rabbimiz:
 “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını (O’na) denk tutan ve onları Allah’ı sever gibi sevenler bulunmaktadır. Ama iman edenler en çok Allah’ı severler.” (Bakara 165) buyurarak bu hususa dikkatlerimizi çekmektedir.
Tabii insan Allah’tan gayrsını da sever, fakat ölçüyü kaçırmamalıdır. Rabbimiz ana-babayı, eşi-evladı, akrabayı, müminleri sevmeyi de insanlara emretmiştir. Ama Allah’ı seviyor gibi değil.
İbnül Kayim, İbrahim -aleyhisselam- kıssasına şöyle bir yorum getirir:
“İbrahim -aleyhisselam-’ın gönlünün meyvesi, kanından, canından bir parçası olan oğlunu kesmekle emredilmesinin sırrı da -Allah bilir- dostluktur. Çünkü o, Allah’tan bir çocuk isteyince Allah da ona vermiş, fakat kalbinde çocuğuna duyduğu sevgi de yer edinmiştir. Dostluk makamı ise ortaklığı ve paylaşmayı kabul etmeyen bir makamdır. Dost(Allah), dostunun kalbinde bir başkasının da yerinin olmasını kıskanmış ve kalbinde ki bu rakibi çıkarması için ona, çocuğunu kesmesini emretmiştir. O da buna kesin karar verip tam da bu kararı gerçekleştireceği anda artık Allah’ın bu emrinin asıl maksadı gerçekleşmiş, çocuğun canına kıymaya gerek olmadığı için Allah İbrahim’in onu kesmesini engellemiş ve oğlu yerine ona büyük bir kurbanlık bağışlamış ve şöyle demişti. “Ey İbrahim. Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” (İbrahim 104-105 ) yani sadakatinin gereğini yaptın. “İşte biz iyileri böyle ödüllendiririz.” (İbrahim 105) yani bize itaat etmekle tereddüt etmeyenleri işte böyle mükâfatlandırır tıpkı emirlerimize sarılmanı sağlamak ve çocuğunu sana bağışlamakla seni sevindirdiğimiz gibi onu da sevindiririz. “Bu kesinlikle apaçık bir imtihandır.” (İbrahim 106)”
Bu sınav, sevilenin seveni sınaması, rızasına uygun olan şeylere yöneltmesi ve ona olan nimetlerini tamama erdirmesi için onu imtihan etmesidir. Hem sınama hem de nimetler ihsan etme amaçlı bir imtihandır.
Yunusumuz ne güzel der:
“Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz.”
Sevgi, sevdiğinin uğrunda her şeyini feda etmelidir. Gerektiğinde canını bile. Her şeyin Allah uğrunda feda edilmesi çok büyük bir fedakârlık gibi görünse de aslında emanetin sahibine teslim edilmesinden başka bir şey değildir. Kaldı ki bunun mükâfatı da çok büyüktür, mallar ve canlar karşılığında Cennetini, ebedi saadeti müjdelemiştir. Ve emaneti kendi rızaları ile teslim etmek isteyenler için ise Rabbimiz:
“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler, lakin siz anlamazsınız” (Bakara 154) buyurarak sevgili uğrundaki fedakârlığın bedelini sınırsız olduğunu haber vermektedir. Sevginin amacı kulluktur. Sevgi harmanında kulluk hasat edemeyenler ne kötü kullardır. Onlar Allah’ı unutmuş Allah da onları unutmuştur.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Ne kötü bir kuldur, zorbalık edip haddi aşan fakat Cebbar ve Âlâ olanı unutan! Ne kötü bir kuldur, kendini beğenip kibirlenen, Kebir ve Müteal olanı unutan! Ne kötü bir kuldur, gaflete dalıp vaktini boş şeylerle geçiren, kabri ve çürümeyi unutan! Ne kötü bir kuldur, haddi aşıp inat eden hayatın başlangıcı ve sonunu unutan! Ne kötü bir kuldur, dini kullanarak dünyevi kazanç elde etmeye çalışan! Ne kötü bir kuldur, şüpheli şeylere dalarak dinini bozan! Ne kötü bir kuldur, ihtirasları kendini yöneten! Ne kötü bir kuldur, hevası kendisini sapıtan! Ne kötü bir kuldur, arzuları kendisine hâkim olan!” (Tirmizi)
Akıllı kul, Allah sevgisini gaye edinmeli ve ona ulaştıracak vasıtalara sarılmalıdır.
Kur’an-ı okuyup, anlayıp, yaşamak, her halinde Allah’ı hatırdan çıkarmamaya çalışmak.
Allah’ın sevdiklerini kendi sevdiklerine tercih etmek, Allah’ın esma ve sıfatlarını anlamaya çalışmak, Allah’ın ihsanını müşahede etmek, seher vakitlerinde Rabbi ile baş başa kalmaya çalışmak, salih ve sadıklarla beraber olmaya çalışmak ve dua etmek.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın dilinden:
“Allahım! Bana sevgini, Seni sevenin sevgisini, beni sevgine yaklaştıracak her şeyin sevgisini nasip et ve Senin sevgini benim için soğuk sudan daha sevimli kıl.”