Şiirmizde sevgi

Yazar: 
Nurkal Kumsuz
Köşe: 
Kapak Dosyası

 
Duyguların mayası, hayatın kaynağı, insanlığın temeli olarak en katı kalpleri yumuşatan, güzelliklerle donatan ve ölümsüzlüğün müjdesini veren sevgidir; insanda var olan en güçlü duygu yoğunluğu olarak, bu heyecanın son noktası da aşktır. Varlığın sebebi ve hayatın kaynağı olarak her şey sevgi üzerine kurulmuştur. Yüreklerinde bir sevgi deryası taşıyan şairler, sevginin çok yönlü derinliğini mısraların ahengiyle dev dalgalar halinde yansıtmışlardır.
            Şairler sevgi çemberinin merkezine bir sevgili sembolü yerleştirerek, yeryüzündeki her güzelliği de tamamlayıcı bir unsur şeklinde kullanarak sevgiyi işlemişlerdir. Şiirlerdeki beşerî, dinî ya da millî konu ve temalardaki duygu, düşünce ve intibalar; mecazî ve gerçek sevgi olmak üzere iki şekilde anlatılmıştır. Mecazî sevgi veya aşk; bir güzele duyulan sevgidir. Gerçek sevgi ya da aşk ise tabiat, vatan, millet din sevgisi; ana, baba, evlat sevgisi; din ve devlet büyükleri, Peygamber sevgisi ve Allah sevgisidir. Bu ana çerçeve ile beraber sevgi teması edebiyatın her devrinde farklı şekillerde yorumlanmıştır.
İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı’nda dilden dile dolaşan bir şiir geleneği oluşmuştur. Şiirler; ozanlar tarafından sığır (av törenleri), şölen (dini ayinler), yuğ (ölen kişinin ardından yapılan törenler) adı verilen toplantılarda söylenmiştir. Özellikle tabiat güzelliğini işleyen koşuklar sevgi mesajını daha net yansıtmıştır. Bu dönemdeki sevgili tipi evine, eşine bağlı, fedakâr bir kadın tipi olarak sembolize edilmiştir.

Tasavvuf Edebiyatı’nda sevgi Allah sevgisidir. Bu sevgi, önce Allah’ın zatına yönelir; oradan bütün insana, bütün varlığa, bütün olaylara yayılır. Çünkü mutasavvıflara göre kâinattaki tek gerçek, aşktır. Bu gönül gözüyle görüşe göre de mutlak sevgili ve dost Allah’tır. Allah’ın dışındaki her şey geçicidir. Dünyadaki her şey O’na ulaşmak için bir araçtan ibarettir. Bu anlayış doğrultusunda edebiyatımızda eserleri ile gönülleri besleyen ve insanlığın umudunu tazeleyen mutasavvıfların gücü sevgilerinin yüceliğinden gelmektedir. Herkes tarafından sevilip yüceltilmesinin esas sebebi ölümsüz duyguları ruhlarına nakşederek hayatlarını ona göre yönlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Her şeyi sevgi olan ve bu sevgiyle hayatı anlamlandırarak olgunlaşan gönül erenlerinin ilki Ahmed Yesevî’dir.
            Ahmed Yesevî öğretisini “Allah’a aşkla yöneliş” anlayışı üzerine kurarak şöyle seslenir:
“Zâhid olma, âbid olma, âşık ol sen;
            Mihnet çekip aşk yolunda sâdık ol sen;
            Nefsi tepip dergâhına lâyık ol sen;
            Aşksızların hem canı yok, imanı yok”
            Aşkı, “sayıya sığmaz, ölçüye gelmez sevgi” olarak tanımlayan Mevlâna’ya göre sevginin kaynağı Allah’tır. O’ndan ayrı olmak mümkün değildir. Çünkü;
            “Sevgili’ye yakın olduğumuz kadar
Canımıza bile yakın değiliz.”
            Bu yüce sevgiden aldığı güçle; “Gel, gel!.. Ne olursan ol, yine gel!.. İster kâfir, ister putperest ol, yine gel!..” çağrısını yapar ve bütün insanları kucaklar.
Yunûs Emre’yi ölümsüzleştiren aşk ve muhabbet duygusunda esas olan Allah sevgisidir. Kendi yokluğunu ve her şeyde Allah’ın varlığını;
“Yunûs Emre gözün aç bak
İki cihan doludur Hak” mısralarıyla ifâde eder. İki cihanda gördüğü bütün varlık Allah’tan geldiği için onu arzulamak ve ona kavuşmak ölümsüzlük işaretidir:
“Âşık Yunûs seni ister, lütfeyle cemâlin göster
Cemâlin gören âşıklar, ebedi ölmez Allah’ım!”
 “Allah Sevgisi”ni ibadet olarak kabul eden Yunûs’a göre; ruh yönüyle Allah’tan gelme varlıklar olduğu için insanlar sevilmelidir.
“Elif okuduk ötürü 
Pazar eyledik götürü
Yaratılmışı severiz 
Yaratandan ötürü” mısralarındaki bütün varlığa yönelik sevgi anlayışı benzersiz yaratıcıya dayanır. “Sevelim, sevilelim/Bu dünya kimseye kalmaz.” diyecek kadar derin bir tefekküre sahiptir.
Gaybî, ilâhi aşkın nasıl yayıldığını, âşık ve mâşuk ilişkisini çarpıcı mısralarla ifade
eder:
“Aşk od’u evvel düşer mâşuka, ondan âşıka
Şem’i gör kim yanmadan yandırmadı pervaneyi.”
Eşrefoğlu Rumî de ilahi aşkı tarif ederken o aşkın kaynağını da yansıtır:
“Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Ana kendini atmaktır âdı aşk.”
Dîvân şiiri de bütün beşerî duyuşların içinde sevgiyi merkez almıştır. Sevgi, aşk, güzellik temalarını işleyen gazel, kasidelerin özellikle “tegazzül” bölümü ile aşk hikâyelerini anlatan mesneviler bunların en önemli örneklerini teşkil eder. Şarkı türünün bulunmasıyla da aşk ve sevgi temasının işleme alanı genişler. Divan şiirinde gerçek aşkın ilahi aşk olduğu kabul edilir, beşeri aşk ise daha çok mecazîdir.
Şeyhî, uğruna her türlü acı çekilen sevgili için acıyla kıvranırken yâre gitmek için elindeki her şeyi verdiğini ve bunu kimsenin ilgilendirmediğini söyler:
“Aşk yolunda cîhân varlığı çün yokluktur
Varımı yoğumu ger verem ü varam kime ne”
Fuzûlî: “Aşk imiş her ne var âlemde”mısraı ile kâinatın özünün aşk olduğunu ifâde etmiştir. Buna göre ister “beşerî”, ister “ilâhî” aşk olsun; gönlün olgunlaşması, rûhun yüceliğe ermesi için her insanın aşkı tatması gerekir. Fuzûlî, aşkta o kadar derinleşir ki Mecnun ile kendini şöyle kıyaslar:
“Mende Mecnûndan füzûn âşıklık isti’dâdi var
Âşık-ı sâdık menem Mecnûnun ancak adı var”
Fuzûlî’de bu aşk Allah aşkına dönüşmüş ve dini tasavvufi derinlik kazanmıştır. Mecnûn’un diliyle aşkını daha da arttırması için Allah’a;
           “Ya Rab, belâ-yı ışk ile âşinâ kıl meni
           Bir dem belâ-yı ışkdan kılma cüda meni” diye duâ etmesi gibi.
Bâkî, insanî bir duyuş yüklü aşkla sevgiliye seslenir:
“Ezelden şâh-ı aşkın fermânıyız cânâ
Muhabbet mülkünün sultân-ı âlî-şânıyız cânâ”
Şeyh Gâlip, ilahi aşkla yanan başka bir gönül eridir. Hüsnün aşkını gönlünde hissederek şöyle seslenir:
“Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr ateş
Semender tıynetân-ı aşka bestir lâlezar ateş”
Nedim, aşk duygularını sembollere başvurmadan samimi bir şekilde ifade etmiştir. Tasvir ettiği güzeller de yaşayan canlı güzellerdir.
“Hurşid pençesin mi takınmış cebinine
O zülf-izerden dökülen tarlar mıdır
Değil çeşm-i kebud ol ebruvanın zir-i takında
İki avare kumrudur ki gelmiş aşiyan tutmuş”           
Halk şiirinde aşk ve sevgi teması işlenen ana duygu durumundadır. Âşıklarımıza göre
herkesin güzellik ölçüsü kendine göredir. Böyle olunca, bütün dünyayı içine alan yürekte, insana has değerleri ölçen tartı gerçek aşktır. Aşk olmazsa duygu aşama kaydedemez. Âşık Veysel’in güzelliğin sırrını aşkta bulması gibi:
            “Güzelliğin on par’etmez
            Bu bendeki aşk olmasa
            Eğlenecek yer bulamam
            Gönlümdeki köşk olmasa.”
            Ölümün bile öldüremediği o aşkı içlerinde derinliğine yaşayan halk âşıkları sevdiklerinin isimlerini genellikle söylemezler. Ercişli Emrah;
            Adın demeğe korkarım
            Filan dilber binler yaşa.” diye geçiştirirken; Erzurumlu Emrah bunun sebebini şöyle açıklar:
            “Birin bilir, binin bilmez,
            Bu dünya kimseye kalmaz.
            Yâr ismini desem olmaz;
            Düşer, dillere dillere...”
            Türkçe’nin ustalarından Karacaoğlan, şiirinde sevgililerin adlarını Elif, Zeynep, Anşa, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice gibi ilk kez sıralar. Yaşama sevincinin kaynağı güzele ve tabiata bağlar. Fakat bilir ki gönlün derinliklerindeki o pırıltı, ruha yayılırken yakıcıdır. Âşık o acıyla dikeni gül eyleme peşindedir. Gönlünde yara olmayan, o yarayla yaşamayan sevgiyi anlatamaz. Anlatmaya çalıştığı sıradan duygularının yansımasıdır. Bundan dolayı da gerçek sevgisini şöyle açıklar:
“Karac’oğlan der ki ismim öğerler
Ağı oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye isnad ederler
Benim Hakk’dan özge sevdiğim mi var”
Sazıyla, sözüyle gönül sesimiz olan türkülerimizde de durum farklı değildir. Memleketimizin kültür coğrafyası; gönül haritasında neşesinden kederine, denizinden yaylasına, köyünden şehrine, insanından eşyasına kadar her şeyiyle dalgalanır. Buram buram sevgi kokar. Erzurum dağlarının karı, Ordu’nun dereleri, Erkilet güzeli, Bitlis’teki beş minare; bayramın geldiği, gurbete gidiş, ölüm acısı, vb. samimi duygularla türkü içinde yoğrulur, söyleyiş inceliği ve toplumun zevk çizgisi içinde yansıtılır.
            “Ben bu dağın ağacıyım
            Hem datlıyam hem acıyam
            Ben mevlâmın muhtacıyım.
                        Gel gör beni aşk neyledi
                        Derde giriftar eyledi.”
Sevgi ve sevgiliye katılan derinlikte bir inançtan hareket etme anlayışı da katılmıştır:
“Kaşların bismillah yüzün beytullah
Seni öz nurundan yaratmış Allah
Sevmişem ben seni terk etmem billâh
Aşkın hançerine -canım- vuralar beni”
Sevgisinde samimiyet ölçüsü sağlamsa karşılıklı hatırlatma şöyle yapılır:
Yolda harami var engel arada
Unutma sevdiğim dem de sırada
Kalkıp gider ama gönlü burada
Ne sen beni unut ne de ben seni”
            Yine anonim türlerimizden olan manilerimizde de yaşayış tarzlarımızın sevgi mesajını ileten yansımalar görmekteyiz.
            “Gidene bak gidene  
Güller sarmış dikene  
Mevla sabırlar versin 
Gizli sevda çekene”
            Aşk ve sevgi manileri öyle derin anlamlarla örülmüştür ki;
“A benim bahtiyarım
Gönülde tahtı yârim
Yüzünde göz izi var
Sana kim baktı yârim” örneğinde olduğu gibi aşk ahlâkının temeli olacak ölçüler
ortaya koyar.
            Tanzimat Dönemi’nden başlayarak günümüze kadar şiirimizde sevgi teması edebî döneme, zamanın anlayışına ve şairin duyuşuna göre birbirinden çok farklı anlayışlarla işlenmiştir. Tanzimat döneminden itibaren aşk, edebiyatın asli teması olmaktan çıkararak çeşitlenmiştir. Kadın aşkı yanında tabiat sevgisi, vatan aşkı, insan sevgisi, millî değerlerin sevgisi hatta marazi aşk ilişkileri de tema olarak seçilmiştir.
Cenap Şahabeddin, sevgiyi; “Sevmek doğmak gibi, ölmek gibi bir şey” diye tarif eder.
Yahya Kemal, yaşadığı zamanın ötesinde bir derinliği hissettirecek boyutta işlenmiştir:
“Ey sevgi anladım bu uzaktan sadâ ile,
Ömrün yegâne lezzetidir hâtıran bile.” 
Necip Fazıl’ın şiirinde sevgili, “şeytanın bir günahı beklemediği kadar” beklenendir. Şöyle der:
“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.”
Cahit Sıtkı, sevgiliyi anlatırken tabiatın zenginliğinden yararlanır:
“Rüzgârın en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm
Sende tattım yemişlerin cümlesini”
          “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” diyen Attila İlhan“Üçüncü Şahsın Şiiri”nde karşılıksız aşkı anlatır ve bir de rakipten söz eder:
“Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı duyardım
Çöp gibi bir oğlan ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu ağlardım”
Aşk ve sevgi temasının bulanıklaştırıldığı bir dönemde Sezai Karakoç’un Mona Rosa şiiri, beşeri bir aşktan yola çıkarak İlahî olana ulaşmanın modern zamanlarda yeniden üretilebileceğini göstermiştir. Bu paralelde sevgisini şöyle belirtir:
“Ah benim sevgim çiçek örneği
Çarpılmışların kinini yeniler
Beni alnımdan vurmak ister
Saraların iftiraların gençliği”
“Tarihe karışan eski sevdalardan” esintiler; günümüz Türk şiirinde de kendisini
hissettirerek, gerçek aşkın ifâdesinde yer bulmuştur. Ârif Nihat Asya, nasıl sevmek gerektiğine örnek olarak Mecnûn ile Kerem’i gösterir:
            “Yok Aslı da, Leylâ da...” desem, sevmelisin!
            Hem kesmelisin ümîdi, hem sevmelisin!
            Dünyâda yürekten seveceksen, şayet,
            Mecnûn Mecnûn, Kerem Kerem sevmelisin!”
            Ziya Osman Saba, Zaman zaman yaşanan olumsuz şartlar içinde içinden bile sevilecek yanları çıkarır; umutları umuduyla, hayalleri hayaliyle birleştirir ve insanlığın yaşama direncini kuvvetlendirdiği için sevgi reçetesiyle sunar.
“Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi..
Bu bahar gönünde, dertliyi ümitsizi
Terfi etmiş memur, sınıf geçmiş öğrenci,
Kadını, erkeği, yaşlısı, genci,
Bir bayram sevinciyle, kol kola sokaklarda.”
Hasan Demir, düşünceler kontrolden çıkıp insanlar aldatmaya başladıkları zaman da, bütün zor şartlara rağmen, problemlerle nasıl başa çıkılacağını anlamayanlara ısrarla sevgiyi hatırlatır:
 “Sev, yaradan’dan ötürü sev, ne varsa
Sevgiye borçludur ümitler yaşarsa
Hangi kalbe köşk karmamıştır acep
Yoktur âlemde aşk olmayan boş arsa
Dîvan, Tasavvuf, Halk ve modern şiirimizde sevgi; temel bir konu ve kavram olarak yerini almıştır. Şair de bu duygu yoğunluğunu kalbini titreten derinlikte kuvvetle yaşamış ve eserlerinde bütün canlılığı ile yaşatmıştır. Yazılışının üzerinden asırlar geçmesine rağmen eserlerin taptaze kalmasının da en önemli sebebi ölümsüz sevgileri anlatabilme başarılarıdır.