Geçmişte ve günümüzde karz-ı hasen
Enes Bin Mâlik (radiyallahuanh)’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Miraç Gecesi bana, cennet kapısında şöyle bir yazı gösterildi:”Sadaka için on katı, karz-ı hasen için 18 kat sevap vardır.” Cebrail’e karz-ı hasen’in niçin sadakadan daha üstün olduğunu sorduğumda şu cevabı verdi :”Şüphesiz dilenci (çoğu zaman) yanında varken de ister. Ödünç isteyen ise ancak ihtiyaç sebebiyle ister.” (İbn-i Mace Sadakat, 19)
Hadiste geçen karz-ı hasen , “Güzel ödünç verme” anlamına kullanılmıştır. Dine uygun, hiçbir dünyevi karşılık beklemeden verilen ödünce de karz-ı hasen diyoruz. Karz, lügatte, nakit para veya ölçülebilir, tartılabilir bir malı, bir mislini geri almak üzere, bir şahsa vermek anlamına gelir.
Karz-ı Hasen tabiri Kuran’da altı ayette geçmektedir. Hadid suresi 11. Ayette “Allah’a kim güzel bir ödünç takdim ederse, Allah, karşılığını kat kat verir. Ona, bundan başka çok değerli bir mükâfat da vardır.” buyrulmaktadır. Maide Suresi 12. Ayette ise, ilave olarak günahlarının örtüleceği, Bakara Suresi 245’te de “Darlaştıran da bollaştıran da Allah’tır. Dönüşünüz de O’nadır” deniliyor. Ayrıca Hadid suresi 18, Müzzemmil suresi 20 ve Tegabun suresi 17. ayetlerde de benzer ifadelerle karz-ı hasen övülmektedir. Sadece karz-ı hasen değil, ihlâsla, Allah rızası için yapılan her iş, söz ve davranış, katlanarak ödüllendirilmektedir.
İslam dışı şekillenen sosyal hayatta, şartlar günden güne değişmekte, yardımlaşma yerine menfaat ön plana alınmaktadır. Müslümanlar olarak ibadetleri dar anlamı ile değil, hal hareket, söz, düşünce ve tavırlarımıza da yansıtarak, islamı bir bütün olarak yaşamalıyız. Ekonomik hayatımızı canlandırmak, faiz belasından kurtulmak için, karz-ı hasen kurumunu sağlıklı bir şekilde çalıştırmalıyız. Zaruri olmadıkça, laf olsun diye borca girilmemeli, borç veya ödünç alındığında da kul hakkına dikkat ederek, verilen sözlere riayet edilmeli, emanete ihanette bulunulmamalıdır.
Borç veren de, enayi konumuna düşürülmemelidir. Sıkıntısı giderilen müslüman da ahde vefa göstererek borcunu zamanında ve en güzel bir şekilde ödemelidir. Aksi takdirde zararı, sadece borç veren değil, sıkıntı içinde, yardım bekleyenler de görür. Bunun vebali de çok büyüktür.
Konu ile ilgili Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ödeyecek durumu olduğu halde zenginin borcunu ödemeyi geciktirmesi zulümdür”. “En hayırlınız borcunu en güzel şekilde ödeyendir .”(Buhari, Müslim) buyurmaktadır. Darda kalan müslümanlara borç veren kişiler de basit bahanelere sarılmadan bu güzel geleneği sürdürmelidir. Ayetler ve hadisler ışığında yapılan bu amelin sevabını, dünyada da ahirette de kat kat verileceğini, günahlarımızın bağışlanacağını, beklemediğimiz yerlerden pek çok hayır kapılarının açılacağını bilmeliyiz.
Camius-Sağir de rivayet edilen bir hadiste: “Bir şeyi ödünç vermek, onu sadaka olarak vermekten hayırlıdır.” buyrulmaktadır.
Borç veren için ise başa kakma, ödeyemeyecek olana imkân dâhilinde süre vermeme, borçluyu sıkboğaz etme, İslami, ahlaki ve insani olmayan bir davranıştır. Karz-ı Hasen ile ilgili bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Bir adam hiç iyilik etmezdi. Sadece borç para dağıtırdı. Tahsil zamanı gelince, adamlarına :” İmkânı olanlardan al, durumu müsait olmayanlardan alma. Belki Allah bunun karşılığında bizi bağışlar” derdi. Nihayet adam öldü. Allah celle celalüh ona sordu: “ Herhangi bir iyi amelin var mıdır? “ O da yaptığı bu işi haber verdi. Allah celle celalüh da ona şöyle buyurdu :” Ben de seni affedip, günahlarından vazgeçtim“ (Buhari)
İslam toplumunda, asırlardır uygulanan bu sosyal yardımlaşma, son zamanlarda zaafa uğradı. Bankaların, tefecilerin verdiği faiz, maddeci insanların iştahını kabarttı. Karz-ı Hasen yerine, nerenin faizi yüksek hesabı yapılmaya başlandı. Toplum olarak, İslami anlayıştan uzaklaşmanın da etkisi ile materyalist, egoist, çıkarcı davranmaya başladık. Yaptığımız her iş ve hizmette dünyalık menfaat makam ve mevkileri hesaplamaya başladık. Bu sebeple ticaretimizin, hizmetlerimizin, yardımlaşmalarımızın da bereketini kaybettik. Bereketle beraber, ülfetimizi, muhabbetimizi ve dostluğumuzu da kaybettik. Basit sebeplerle başlayan soğukluk, kırgınlık, küskünlük ve kavgalarımız oldu. “Biz böyle değildik. Nasıl bu hale geldik!” diyenler İslam’dan ne kadar uzaklaştığımızın hesabını yapmak zorundadırlar.
Gıpta ettiğimiz ecdat, dünyayı ahrete sermaye yapmıştı. Borç verirken, son nefesi, ölüm ve sonrasını, kabir ve mahşerde karşılaşacakları halleri düşünür, kendine bir teminat, bir sermaye hazırlamak isterdi. Onlar bilirlerdi ki, borç verdiği para Allah’ın bir emanetidir. Borcu da, gerçekte o şahsa değil Allah’a vermektedir.
Ecdat, vakıfları, en güzel sadaka ve karz-ı hasen kurumu olarak çalıştırmıştır. Veren ile alan arasındaki köprüyü, şahısların haysiyet ve onurunu koruyarak en sağlıklı bir şekilde kurmuşlardır. İstanbul’un bildiğimiz dört ayrı yerinde kurulan sadaka taşları, yabancıların hatıratlarında yer almıştır. Günlerce bu taşları izleyen bir seyyah, alan ve verenin birbirlerini görmediği bu taşlarda, paranın hiç eksik olmadığını yazmıştır. Bu uygulama ancak ahrete hakkıyla iman eden, her işini Allah Rızası için yapan, mal, can, evlat ve bütün dünyalıkları emanet olarak gören bir toplumda gerçekleşebilir. Bu toplum “zenginin malında fakirin hakkı vardır.” (Zariyat 19, Meâriç 25) ilahi mesajını aklından hiç çıkarmaz. Böyle bir toplumda kıtlık, kuraklık, ekonomik kriz olur. Ancak, açlık, hırsızlık ve yağmacılık olamaz. “Kim, bir Müslümanın, dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah celle celalüh da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah cele celalüh da onun yardımcısı olur. ” (Buhari) Bu hadisi hayat tarzı edinenler, dünyayı da ahreti de kazanırlar.
Bu ölçüleri dikkate almayan günümüz insanı, inanıyormuş gibi rol yapıyor. Fakat inanmıyormuş gibi hayatını yaşıyor. Sürekli kazanmak ve kazandıklarını biriktirmek gaye haline gelmiş. Hayatı sadece bu dünyadan ibaret görüyor ve ölümü unutarak hep böyle sonsuza kadar sürüp gidecek zannediyor. Ölüme kabire, kıyamete, ahirete, hesaba ve bizi sonunda bekleyen cennet veya cehenneme karşı duyarsız ilgisiz, hatta umursamaz bir tavırla bakıyor.
Oysa bu dünyanın ahreti de var. İnsanlar birbirine muhtaçtır. Bugünün zengini yarının fakiri olabilir. Fakir de yarın zenginleşebilir. O halde varlıklı, imkân sahibi müslüman, ihtiyacı olan kardeşine, gönül rızası ile yardım etmeli, karz-ı hasen yapmalıdır. Borç alan da ahde vefa göstermeli, alacaklısını memnun etmeli, borcunu en güzel bir şekilde ödemelidir.
Ekonomik krizlerle boğuşan, sevgisiz, çıkarcı bir toplum yerine, ahlak abidesi insanlardan meydana gelen, muhabbet (sevgi), muavenet (yardımlaşma), itimat (güven) ve benzeri güzelliklerin yaşandığı bir toplumda buluşma dileği ile.
















