Televizyon, şiddet ve çocuklarımız
Televizyon, insanlık tarihinin belki de en önemli iletişim araçlarından birisidir. Fakat bu sihirli kutu her teknolojik yenilik ve icatta olduğu gibi amacından uzaklaşınca insanlara yarardan fazla zarar vermeye başlıyor. Hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda insanoğlunun hayatını kolaylaştıran yapacağı işleri hızlandıran pek çok icat aklımıza gelecektir. Bulardan birisi de dinamitin bulunmasıdır.
Alfred Nobel, dinamiti bulduğunda insanların kol ve makine gücüyle yapamayacakları işleri kolaylaştırmayı düşünüyordu. Böylelikle insanlar sarp geçitleri, yalçın kayaları, dağları ortadan kaldırarak demiryollarını, karayollarını açabilecekler ve yıllarca uğraş gerektiren işler çok daha kısa sürede yapılabilecekti. İşte bu yüzden Nobel’in adına barış ödülü verilmektedir.
İşlerimizi bu kadar kolaylaştıran dinamit, kötü niyetli insanların ellerinde hayatı cehenneme dönüştüren bir silaha da dönüşebilmektedir. Eğer bu imkânı insanlara hizmet için kullanırsanız mesele yok. Yoksa bir silaha dönüştürürseniz nesilleri yok edebilirsiniz.
Televizyon da böyle teknolojik icattır. Neden derseniz bugün televizyonun girmediği ev yoktur. Hatta bazı evlerde birden fazla televizyon yer almaktadır. O halde bu sihirli kutuyu biz nasıl değerlendirmeliyiz ki elimizde, evimizde, toplumda bir dinamit etkisi yapmasın.
Televizyon bir eğitim, kültür aracı olarak kullanırsa en etkili öğretim yolu olabilir. Bundandır ki bir zamanlar okullarımızda “televizyonla eğitim” yapılmaya çalışılmış her sınıfa bir televizyon yerleştirilmişti. Fakat uygulayıcı, kullanıcı olan insan faktörü yüzünden bu gayret amacına ulaşamamış maalesef okullarımız televizyon çöplüğüne dönmüştü. (bugün aynı durum bilgisayar için söz konusudur.)
Günümüzde okur-yazar olmayan 1.5 milyondan bahsedilmektedir. Televizyon bir kitle eğitim aracı haline dönüştürülebilir. Hele bizim gibi okumayla, kitapla başı pek hoş olmayan toplumlarda insanlara bazı bilgileri ve görgüleri kavratmak açısından oldukça önemli bir rol üstlenebilir. Türkçenin çok iyi kullanılmadığı bölgelerde etkili bir dil öğretimi vasıtası olabilir. Böylece örgün eğitimden nasiplenemeyen insanlarımıza dönük bir yaygın eğitim de verilebilir. Zaman zaman okuma yazma öğretimi, çiftçi eğitimi, sağlıklı yaşam gibi bazı programlarla bunlar yapılmaya çalışılmaktadır. Fakat yeterli değildir.
Bu saydıklarımız olması gerekenler. Bir de olanlara bakalım ve bu olanlar toplumumuzu, geleceğimiz olan çocuklarımızı hatta yetişkinleri nasıl etkilemekte ve televizyon nasıl tahrip gücü yüksek bir bombaya dönüşmektedir.
Bildiğim kadarıyla dünyada günlük ortalama 8 saat televizyon seyretme oranıyla ABD’den sonra ikinci sırayı alıyoruz. Bir başka hesapla ömrümüzün üçte biri televizyon karşısında geçmektedir. Bizi bu kadar televizyona bağlayan sebepler nelerdir? Bu soruya herkesin kendine göre vereceği bir cevap vardır şüphesiz.
Bana kalırsa bunun başlıca sebebi çok eskilere dayanan bizim kültürel geçmişimiz. Şöyle ki; biz millet olarak göçebe kültüre bağlı bir milletiz. Yerleşik hayata geçerek yazılı edebiyatı kullanmamız 8. y.y.’da olmuştur. Göçebe hayatın zorunlu kıldığı bir sonuç olarak bizde şifahi (sözlü) edebiyat daha yaygıdır. Yazılı dil ürünlerinin gelişmesi daha geç olmuştur. Bu sebeple halkımız yazmaktan çok konuşmayı, okumaktan çok dinlemeyi sever. Okuyup güzel kafasını yormadığı için de her duyduğuna, her gördüğüne inanmak gibi bir zâfiyeti vardır.
İşte bu yüzden televizyon tam bize göre bir icat olarak hayatımıza girdi. Biz zaten dinlemeyi severiz. İşin içine bir de seyretmek girince hem görsel hem de işitsel bir niteliği olan televizyon millet olarak bizi kendine mahkûm etti. Buna bir de halkımızın kültür düzeyinin düşüklüğü, bizi yönetenlerin sanal gündemlerle gerçek gündemimizi unutturma çabaları eklenince insanlarımız kendi dertlerini unutup Caner’le Tülin’in Semra Hanım’la sonu tam bir ibret oluşturan Ata’nın, Sinem’in derdine düştü.
Kendi kocasından gördüğü kötü muameleyi unutup yüzleri kapalı televizyon ekranına çıkıp her türlü sırrını ifşâ edenlere akıl vermeye başladı. Ya da kendi oğlunun, kızının ailevî sıkıntılarını bir kenara atıp evlendirme programlarına katılıp kimin kiminle evlenmesinin daha uygun olacağına hükmetmeye başladı. Derken bir gün bir otel odasında aşırı dozda uyuşturucu almaktan Ata hayatını kaybetti. Ertesi gün televizyonlarda kendilerini haklı gösterme yarışına katılan biçare kadınlar kendi çocuklarının ya da babalarının kurşunlarına hedef oldu. Fakat bu ve daha başka trajik sonlar da insanlara ders olmadı.
Televizyoncular “halk bunu istiyor” diye savunmaya çalıştı. Ama hiç kimse “siz hangi eğitici, bilgilendirici, eğlendirici seviyeli programlar yaptınız da halk seyretmedi” demedi.
Maalesef seri bunlarla da bitmedi. Kitap okumaktan, fikir üretmekten çok komplo teorileri üreten bir nesil Türk ve dünya tarihinin gerçek kahramanlarını tanımak ve onların hayatını örnek alarak kendilerine bir yol, bir rehber edinmek yerine renkli ekranın kendilerine takdim ettiği sanal kahramanlara özenmeye başladı. İlk önce okullarda çeteler kuruldu. Sonra çeteler arası kavgalar derken ellerinde kitap, ceplerinde kalem, zihinlerinde kendisi ve ülkesi için güzel fikirler olması gereken çocuklarımız ellerinde çakılar, ceplerinde silahlarla dolaşmaya başladı ve herkes bu gelişmeleri bir televizyon dizisi izler gibi izledi.
Dillerinde edebî bir eserden parçalar olması gereken çocuklarımız dillerinde en büyük düşünürden daha büyük (!), en usta edebiyatçıdan daha tanınmış (!) dizi kahramanlarının kutsal söylemleriyle birbirlerini, öğretmenlerini bıçaklamaya, öldürmeye başladılar. Her biri seyrettiği filmin ya da dizinin aktöründen daha fazla çocuk yaşta işledikleri suçlarla tanındılar.
O halde ne yapmalıyız?
Biz eğitimcilerin ve ailelerin üzerinde durması gereken soru bu olmalıdır. Aslında sorunun cevabı da herkesçe bilinmekte fakat uygulanmamaktadır. Nelerdir bunlar? Her şeyden önce pek çok ailenin düştüğü yanlış; çocuklarımızın odalarında kesinlikle televizyon olmamalıdır. Televizyon izleme saatleri velilerce belirlenmeli ve bunlara kesinlikle riayet edilmelidir. Televizyonlarda çocuklarımızı bekleyen diğer bir tehlike de çizgi filmlerdeki şiddet sahneleridir. Bu sebeple çocukların hangi programları ve filmleri seyredeceğine aileler karar vermelidir. Çünkü çizgi filmlerde de hiç azımsanmayacak miktarda şiddet sahnesi vardır ve bu sahneler çocuklarımız üzerinde olumsuz etki yapmakta onların ruhsal yapılarını tehdit etmektedir.
Televizyonlarda yıllarca yayınlanmış bir çizgi film olan Pokemon (Pocket Moster’in kısaltılması= Cep canavarı) önce bilgisayar oyunu olarak piyasaya sürüldü. Bu oyun tutulunca çizgi filmleri yapıldı. 1997’de bir bölümündeki ışık efekti yüzünden 700 Japon çocuğu hastaneye kaldırıldı. Bu çocukların kimisi sara benzeri bunalım geçirmiştir. Öyle ki bu çizgi filmi oynatan kanal, önceden uyarıda bulunmak zorunda kaldı: Kusturabilir, bayıltabilir. (Nas, 2002, 338)
Bu bağlamda (08.04.2006) tarihli Zaman gazetesinde uzun süre televizyon izleyen bir çocuğun sara nöbeti geçirdiği haberinin yer alması da oldukça manidardır.
Seyrettiği çizgi filmin etkisinde kalarak balkondan atlayan ya da Süpermen gibi uçmak isterken evin tavanına bağladığı ipin boynuna dolaşmasıyla ölen, seyrettiği bir filmde gördüğü helikopteri yakından görmek için orman yangını çıkaran çocukları hepimiz hatırlarız.
Çizgi filmlerdeki şiddet sahneleriyle ilgili Acar Batlaş şöyle diyor:
“Televizyon çocuk programları, büyüklerin programlarına göre daha fazla şiddet içeriyor. Çizgi filmlerde, çocuklara yönelik filmlerde büyüklerin programlarına göre altı kere daha fazla şiddet var ve bu şiddet komik, esprili şekilde ortaya çıkıyor. Bunun sonunda şiddet, hayatın doğal parçası haline geliyor. Ve çocuklar şiddete karşı duyarsızlaşıyorlar.” (Nas, 2002, 339)
Çocukların televizyonla fazla meşgul olmaları kadar önemsenmesi gereken bir diğer unsur da bilgisayar oyunları ve saatlerce internetle meşgul olmalarıdır. Maalesef gerekli hassasiyet gösterilmediği ve gerçek amacı olan bilgiye ulaşma ve öğrenme yaşantıları düzenlemeden uzak kullanılan bilgisayar ve internet daha büyük tehlikelerin habercisi niteliğindedir.
Geleceğimiz olan çocuklarımızı iyi ve sağlıklı yetiştirmek için mutlaka onlarla ilgilenmeli, onlara vakit ayırmalıyız.
Onları bizden uzak olsunlar, gürültü patırtı yapmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar diye bugün 3. ebeveyn (ana-baba) yerine geçmeye hazırlanan televizyon kollarına teslim etmemeliyiz. Her akşam ve geldiğimizde çocuklarımızla sohbet etmeyi, onları dinlemeyi, günlerinin nasıl geçtiğini sormayı alışkanlık haline getirmeliyiz. En az yarım saat okuma saati, oyun saati yapmalı ailece vakit geçirmenin hazzını yaşamalı, başka şeye ihtiyaç duymadan da eğlenilebileceğini, hoş vakit geçirilebileceğini öğrenmeliyiz.
Hepsinden önemlisi yetişkinler olarak bizler de bilinçli bir izleyici olmalı, gerektiği zaman bu aletlerin bir kapatma düğmesi olduğunu bilmeliyiz.
Çocuklarımızla her akşam en az bir saat okuma saati, oyun saati yapmalı ailece vakit geçirmenin hazzını yaşamalı, başka şeye ihtiyaç duymadan da eğlenilebileceğini, hoş vakit geçirilebileceğini öğrenmeliyiz.
Unutmayalım ki televizyon gelip evlerimizin başköşesine kurulmadan önce komşu ve akraba ziyaretleri, sohbetler ve dostluklarımız vardı.
















