Boşluk

Yazar: 
İdris Arpat
Köşe: 
Tefekkür Ekseni

 
 İnsan, yüce Allah’ın gösterdiği istikamette bir yol tutmalıydı. “Yaşadığı hayatı Allah Teâlâ’nın onayına sunmak” diye bir meselesi olduğunu bilmeliydi. “Rabbim Allah” demenin ne anlama geldiğinin farkında olmalıydı.
Yaratanımız yaşatanımız Allah Teâlâ olduğundan garazsız ivazsız iyiliğimizi isteyen de yalnız odur. Dolayısıyla onun bize teklif ettiği hayat en güzel hayattır.
Bu güzelliğin mahiyeti nedir?
Bunu anlamamız kur’an ve sünnetle ilgilenmemize bağlıdır. Bir hobi olarak değil bir zaruere bir mecburiyet olarak ilgilenmek. Bir şoförün trafik kurallarına bir hastanın doktorun tavsiyeleriyle ilgilendiği gibi ilgilenmek.
İlgi bilgiyi doğuracak ve bilgi yolumuzu aydınlatacaktır.
İtiraf etmeliyiz ki murad-ı ilahiyi anlamakta umursamaz ihmalkâr bir halimi var. Hâlbuki hayatımızın güzelleşmesi dünya ve ahiretimizin cennete dönüşmesi Allah ve rasulunü anlamamıza bağlıdır. İnsan kendi başına güzel ve dengeli bir yaşayışı tutturabilecek mesut bir hayatı yaşayabilecek olsaydı peygamberlere ve kitaplara ihtiyaç kalmazdı. Ne ki vahiyden bağımsız bir akıl hayatı izah edemediği gibi fıtratı da açıklayamıyor. İnsan yalınkat bir varlık değildir. İnsanın fiziğini de akıl ve ruh dünyasını da ancak Allah izah edebilir. Hayatî önem arzeden nice suallerimizin cevabını ancak Allah Teâlâ verebilir.

Aklı öne alıp vahyi hiç umursamayan modern dünya nice soruyu cevapsız bırakmıştır. İnsana rahat getirmiş huzur getirememiştir. Para kazandırmış dost kazandıramamıştır. Dahası dengelerli darmadağın ederek insanı cinayet ve intihar sularına itmiştir.
Modern zamanlar ve sanayileşme imkânları yanında nice bunalımlar da getirmiştir. “boş zaman bunalımı” bunlardan biridir. Hayat kalitesinin düşük olduğu toplumlarda okuma alışkanlığı ve hobi gibi üretkenliğe dönük faaliyetler olmadığı için bitmez tükenmez bir “boş vakit bunalımı” doğmuştur. İnsan zamanı bir şekilde değerlendirme şuuruna eremediği için boş vakit ciddi bir problem olup çıkmıştır. Gör ki ne boşluklar:
Kimi fıtrat dengelerini bozarak parçalanmış bir hayata mahkûm olmuş kimi “ölümlü dünyada benim temel vazifem ne? Sualine cevap bulamamanın tedirginliğini yaşar olmuş kimi tenzili rütbe ederek beygir gücüne dönüşmüştür. İnsan hayata değer üzerine değer katacakken beşerlikten insanlığa oradan da hazreti insanlığa yükselecekken salmış kendini gitmiştir.
İşte bir kerecik bile “bu hayat daha güzel nasıl yaşanır?” sualini kendine sormak lüzumunu hissetmemiş insanlar. Kahve önlerinde kapı önlerinde laflayan insanlar. Hayatın zaruri meşguliyetleriyle yetinip avunmuş uykusuz insanlar. Ne üretkenlik sevdası ne güzellik tutkusu ne fazilet hissi. Boşuna yaşanan bereketsiz ne neticesiz bir hayat.
İşte bir acaib zengin kesim ki hayatın önüyle sonuyla irtibatını keserek beşikle mezar arasına sıkışıp kalmış. Dünyayı ahiretin hazırlık yeri olarak görmek yerine “her şey dünya içindir” sanmış. Vasıtaları gayeleştirmiş asıl gayeyi hiç umursamamış. Sonsuzlukları unutup sonu olanlara yumulmuş. Kasa zengini olmuş kalp ve kafa zengini olamamış. “çalış kazan ye yedir Bir gönül ele getir.” Sırrına erememiş. Yolun sonunda ölüm onu kasasından da kesesinden de koparıp almış. Ortada bir cenaze ve beyaz teslim bayrağı.
Ötesini ne sen sor ne ben söyleyeyim.
İşte bir kesim daha. Sokakların süsü bir kesim.
“desinler”e göre ayarlanmış bir hayat. Kula kulluk yani hem de gönüllü olalrak. Nefis şaha kalkmış vicdan susmuş. Riya hortlamış akıl ve şuur kaf dağından ötelere kaçmış.
“hız ve haz asrında enaniyet devrinde sakin bir köşeyi nerede bulacaksın da nasıl düşüneceksin?
Sahteliklerden sahteliklere acılardan acılara kaygılardan kaygılara sürgün edile edile ağlamaktan beter kahkaha nöbetlerindeyiz efendim. Bir sonraki merhale alkol ve uyuşturucu seansları.
Gülerek günah işledik ağlaya ağlaya tükeniyoruz. İstismarcı ve şımarık bir dünyanın kurbanları olarak tükeniyoruz.
İşte bir kesim daha. Heyula gibi bir kesim. Milli eğitim camiası. Yürekler yakan hicranınımız.
Aslında eğitim öğretim ilahi ve peygamberane bir iş bir hayr-ı âlâ.
Eğitim ve öğretim hayr-ı âlâ mertebesine erebilmek için insan fıtratına istinat etmeli, ilmilikten taviz vermemeliydi. İnsanı Allahtan dünyayı ahretten, hayatı gayesinden, bedeni ruhtan, aklı kalpten koparmamalıydı. Dengeleri alt-üst etmemeli, duyguları hedefinden saptırmamalıydı. Cesedi ruhsuz, ruhu desteksiz bırakmamalıydı. Çocuğa harcadığı zamanla orantılı bilgi ilgi değer ve seviye kazandırmalıydı. Olması gereken buydu. Bir de olana bak ki ne harcanıştır.
Çocuğun fıtratı kimin umurunda. Bilimsellik mi? Hak getire. Önemli olan resmi ideolojiye uygun üretimdir. Yüzlerce ayrı kabiliyet ve temayüle aynı şeyleri öğretme iddiası. Farklılıkları yok sayarak tektipleştirme işlemleri.
Maksat insanı geliştirme değil söz dinler hale getirme. Ne söylense boyun eğer problem çıkarmaz neden ve niçin suallerini sormaz teslimiyetçi köle ruhlu kolay idare edilir “iyi vatandaşlar” haline getirme.
Netice ne olmuştur efendim?
Güller gibi çocuklar âlemde perişan olup gitmiştir. Ne çektiklerini bilen ne hallerini soran olmuştur. Kimi sadece fiziğiyle yaşamayı yeğlemiş kim hayata küsüp cinayet ve intihar sularında kulaç atıp durmuştur. Hayatın çıkmazlarında lanetler okuyup küfürler savurup durmuştur.
İşte böyle bir ucube. Uysa da uymasa da.
İşte bir zümre daha
Okumuş kıraatte ve ilimde belli bir seviyeye gelmiş. Halisane bir niyetle çok güzel hizmetler başarabilir. Topluma değer üzerine değer katabilir. Altyapı buna müsait.
Neylesin ki olay öyle cereyan etmiyor. Kendini Allaha beğendirme yerine insanların gözüne girme gibi bir yanlışlık tercih edince para pul ön plana çıkınca görki ne basitlikler. Oyalama, oyalanma. Çürük tahtaya cila çekme. Olmayanı var gösterme. Allah adına kişiye özel methiyeler. İçinden başka dışından başka laflar üretmeler.
Okuma ve öğrenme faaliyetleriyle bu noktalara mı gelmeliydik? Netice yüz güldürüyor mu efendim?
İşte bir uygunsuzluk daha.
Acımasız vahşi bir ekonomik sistem kurulmuş “vahşi kapitaliz” dedikleri bu olsa gerek.
Bir yıl boyunca binbir emekle mal mahsul yetiştiriyorsun. Yüzüne bakmaya kıyamıyorsun. Zamanı gelmiştir mahsul piyasaya arzedilecektir. Üreticiyle tüketici arasına girmiş “açık göz” dediğimiz kesim bu malı yok pahasına almaya kalkıyor. Neden böyle olduğunu soruyorsun “arz talep meselesi” diyor.
Gelme gelme, dönme dönme. Binlerce insanın bir senelik emeği “açıkgöz”lerin cebine gitmiştir. Yıllar yılı bu böyle sürer gider. Çalışanlar alınteri dökenler sürekli ekmek verir sürekli aç kalırlar.
Bir harcanış daha. İşte rutin merasimler. Siyasi içtimai dini merasimler. Olmayanı var gösterme nabza göre şerbet verme böbürlenme hava atma muhtevalı merasimler. İnsan yığınları toplanır dağılır durur. Boşa harcanan zaman ve imkânlar.
Her merasimde bir ölümsüz ders işe yarar bir bilgi kırıntısı bir sıcak mesaj bulurum ümidiyle kulak kesildim ama nafile. Mesajlı merasimler yok gibidir.
Yedi bölge dört mevsim. Dağ silsileleri. Ekilip dikilebilecek yüz binlerce arazi. Akıp giden sular ormanlar yaylalar. Üç tarafımızı kuşatmış bereket kaynağı denizler. Genç bir nüfus. Evler köyler şehirler dolusu iş gücü.
Oynanan nasıl bir oyundur ki yağ un şeker hepsi tamam ama bir türlü helva yapılamıyor.
Şuur efendim şuur. İsabetli bir devlet politikası ve uyanmış biar şuur. “sayılı günlerimizi dolu dolu yaşayalım. Zamanı geldiğinde bir tiken bile vazifesini yapar, gülünü ortaya koyar. Adem oğulları olarak bizler niye boş duralım. Boş duranı Allah’ta sevmez kullar da. “ Boş zaman bunalım doğurur” şuuruna erememişiz.
Kafalar gönüller ifsat edilmemiş olsaydı dengeler bozulmamış olsaydı ulema dünyadaki gelişmelere umursamaz gözlerle bakmasaydı, asfiya “bu kalp güzelliğine rağmen neden biz dünkü kölelerimizden sopa yiyoruz” diye kendilerine sorsaydı. Çalışmanın bereketine inansaydık da kurtarıcı bir “beyaz atlı” bekleyip durmasaydık. Dünyalar dolusu mucizeyi fark etmeyip de yeni mucizeler beklemeseydik bu boşluklarda boşa harcanıp gitmezdik.
Neylersin ki boşluklarda yılgınlık ve bezginlik nöbetleri yaşıyoruz.
İçinde bulunduğumuz şartları yok saymak da dünyada olup bitenleri görmezden gelmekte çözüm olmuyor. Gün geliyor toz yutmak nal toplamak zorunda kalıyoruz. Ondört sırp kampında ellibin Boşnak kadın harcanırken “ah kuvvet vah devlet” türküleri çağırmak feryatları ve ağıtları dindirmiyor.
Basireti açık insanların harman olduğu dünya böyle olmamalıydı.
Sünnetullahta asla değişiklik olmaz. Hakkı kuvvetlendirmeyenler kuvvete hak demek zorunda kalırlar.
Dünyanın gidişatına ilgisiz kalmanın veya gelişmeleri doğru okuyamamanın nelere mal olduğu ortadadır. Müslümanca düşünmek kur’an eksenli çözümler bulmak diye meselesi olanlar Müslümanların düştüğü zor durumları sebep-sonuç bütünlüğü içinde tekrar tekrar düşünmelidir. Tek tek ve guruplar halinde müzakere ve tenkitlere açık bir şekilde ısrarla düşünmeli ve düştüğümüz noktayı bulmalıdır. Aksi takdirde daha çok sopalar yiyeceğiz demektir.