Bir güzel insan Ali İhsan Tola Hocaefendi -2-

Yazar: 
Abdullah Gülcemal
Köşe: 
Lâ Havle

 
Ali İhsan Hocam’la bir iki hatıramı daha anlatmadan geçemeyeceğim. Yıl 2005. Siyasetin içinde aktif olarak bulundugumuz bir dönem. Dolayısıyla hocamla sık sık istişare etme ihtiyacını hissediyorum. Yine ziyaretine gittim. Hoş beş, hal hatır faslından sonra:
“Gülcemal; Bu zamanda siyaset çok stresli ve zor bir iştir… Ama yapılması da lazım. Seni çok stresli görüyorum. Sizin Sivas’ın Kangal ilçesine 90 km. uzaklıkta bir stres madeni var. Ondan biraz getir de kullan. Bende 30 kg. kadar vardı ama gelene gidene verdim, kalmadı. Şöyle baş parmak büyüklüğünde bir parçayı şişenin içine koy ve üzerini su ile doldur.. O parça 60-70 gün idare eder. Su içmek istediğin zaman, devamlı o suyu iç. Bütün stresi alır.” demişti.

Hayretler içinde kaldım. Benim kendi ilimdeki böyle bir cevherden haberim yok.. O yıl Sivas’a gittiğimde araştırdım ve buldum.. Kayseri- Malatya yol ayrımına 10 km. mesafede Ulaş ilçesine varmadan sağ tarafta yola 1-2 km. uzaklıkta bir maden ocağı… Halen faal olarak çalışmaktadır. 25-30 kg. kadar alıp Ispartaya getirdim. 5-6 kg. bir parçasını da hocama götürdüm. “ Hocam dediğiniz maden bu muydu?” diye. Rahmetli gülümsedi ve çok memnun kaldı. “ Evet efendim… İşte dediğim maden bu. Bunun kimya daki ismi STORANSİYUM’dur. Ama halk arasında buna stres madeni derler.” dedi. O günden beri ihtiyaç duydukça kullanırım. Elhamdülillah çok ta faydasını gördüm.
Yine bir gün sağlık konusunda sohbet ederken buyurdular ki: “ Bugün şehirlerdeki gerek içme suyu şebekelerinin ana depolarında, gerekse apartmanlardaki su tanklarında sağlık için klor kullanıyorlar. Ne kadar yanlış, ne kadar zararlı… Erkeklerde olsun, kadınlarda olsun kısırlığın asıl sebebi ve son yıllarda bu kadar artış göstermesi içme sularının klorlanmasıdır.. Halbuki en güzel dezenfekte maddesi çam çırasıdır. Depoya bir çıra kütüğü atacaksın hem suya güzel bir koku verir hem de dezenfekte eder..”
Doktor Tahsin Tola, Ali İhsan Hocaefendi’nin dayısının oğlu olur. Adnan Menderes zamanında iki dönem Demokrat Parti Milletvekili olarak görev yapar. Bu itibarla Hazreti Üstad siyasilerle görüşülecek işler için Ali İhsan Hocaefendi’yi, Dr. Tahsin Tola beyefendi ile birlikte vazifelendirir. 1953’ten 1956’lara kadar geçen zaman içerisinde Risale-i Nur ları latin hurufuna çevirerek matbaalarda basılması hususunda istişareler yaparlar. İslami hizmetler konusunda kısmen de olsa sıkıntıların devam ettiği zaman diliminde kağıt bulunamamakta, kara borsada asıl fiyatından 10 kat fazlasına satılmakta olmasına rağmen bu iki gönül insanı tüm engelleri aşarak, Ankara’da Doğuş ve Yeni Matbaa’da, zaman zaman yasaklamalar, aramalar, baskınlar devam etmesine rağmen eserlerin hızlı bir şekilde basımını sağlarlar.
Sav kasabası, Isparta’ya 10 km. mesefade şirin bir beldedir. Ali İhsan Tola Hocam’dan şöyle bir hatırasını dinlemiştim. “ 1950’li yıllarda Sav kasabasında yazılan Risale-i Nur’ları teksir makinesiyle çoğaltıyorduk. Teksir makinesini ben kullanıyordum. Bir gün İşaret-ül İcaz mecmusaını yazıp bitirdik. Tashihi için bir mecmuayı alıp Isparta’ya Üstad’ a götürdüm. Hazreti Üstad beni odasının kapısında karşıladı. Elini öptüm ve mecmuayı verdim. Ben o gün oruçlu idim. Hazreti üstad benim oruçlu olduğumu anlayınca şöyle dedi: “ Hizmet zamanı, tefekkür zamanı eğer yemeyi içmeyi terk edersen nefsine hizmet yaptıramazsın, dalalet olur. Benim dahi tashih hizmetlerinin çok olduğu şu günlerde gözlerim yoruluyor. Gözlerimin yorgunluğunu gidermek için, kuzu etinden köfte yaptırması için Bayram’ı gönderdim.” dedi. Köfteler geldiğinde bir tane de bana yedirdi. Sonra İşaret-ül İcaz’ın tashihine başladılar. Bu arada ben dışarıda idim. İçeri girince bir nüsha da bana verdiler. Bende takip etmeye başladım fakat iradesiz kafama bir şey takıldı. Sure-i Bakara’nın baş ayeti “ Elif Lam Mim “ kelimesinin izahı ben girmeden okunmuş. Keşke bende duysaydım diye içimden geçti. Hemen hazreti üstad
“Keçeli sen sonradan geldin. Okuduğun yerleri anladığın yeter.” dedi. “Peki efendim” dedim. Tekrar okunan yerleri takip ederken aynı şey yine aklımdan geçti, üstad yine aynı cevabı verdi, bu hal iradem elimde olmadan üç kere tekrar etti. Sonra kitaptan on sayfa okundu, Fatiha dediler.
Tashih ve sohbet faslından sonra müsaade istedim, Sav’daki teksir hizmetine geri dönüyorum. Tam Sav’a girerken çok enteresan bir hal ile karşılaştım. Yasaklar, takipler devam ediyor. Sav’a gittiğimi de pek belli etmemeye çalışıyorum. Yaya olarak gidiyorum. O günlerde hizmet arkadaşım olan Sav’lı Mustafa Gül ağabeyin Sav yolunun hemen kenarında bir üzüm bağı var. Bağını da ben biliyorum. Şuradan bir mendil üzüm alayım da kardeşlerin yanına götüreyim hep beraber yeriz diye düşünerek yaklaştım. Daha bağa bir ayağımı atar atmaz, hazreti üstadın kulağıma öyle bir sesi geldi ki: sanki hoparlörle bağrıyordu; Ali İhsan!!! Sen benim mutfağa gönderdiğim bardak içindeki üzümleri yemedin de, Mustafa Gül’ün bağına mı giriyorsun? Diye 3 defa tekrar etti. Ben şaşırdım. Ayağımı ne geri çekebiliyorum ne ileriye atabiliyorum öylece dondum kaldım. Bu olaydan sonra öyle duygulandım ki hazreti üstada olan saygım ve hürmetim daha da arttı. Sav’a teksir yaptığımız eve geldim. Arkadaşlarım başıma bir hal geldiğini yüzümden anladılar. Israrla, sana ne oldu? Bir şeyden mi korktun? diye sorup durdular. Ben bu sır dolu meseleyi ifşa etmek istemedim ve yayan geldiğim için, hava da sıcak yorgunluktan olmuştur diye geçiştirdim.” diye anlatmıştı.
Demek ki bu güzel haller, İman ve Kuran hizmetinde kemali ciddiyetle ve samimi bir şekilde çalışmış olmanın karşılığında Mevla’nın ihsan etmiş olduğu cilvelerdir. Samimiyet içerisinde inanan insanlar olarak birbirimize gönül vererek hizmetlere devam edebilsek bunlar yine aynen yaşanır diye düşünüyorum. Lakin hizmetinde bulunduğumuz değerlerimize ve birbirimize karşı samimiyetsizlik olmamalı ve rızıklarımızın helal olmasına dikkat edilmeli ki bu güzellikleri yaşayabilelim.   
Beni çok etkileyen Ali İhsan Hoca’mın kendisinden değişik zamanlarda dinlediğim şayanı hayret bir hatırası da şöyledir. “ Acaba açlığa ne kadar dayanabileceğim diye hiç iftar etmeden oruca başladım. Yemeden içmeden tam 70 gün oruca devam ettim. Bu durumdan dayımın oğlu aynı zamanda mebus Dr. Tahsin Tola haberdar olmuş bir kısım mebus arkadaşlarıyla geldiler. Seni hastaneye götüreceğiz, tedavi ettireceğiz diyorlar. Ben de madem öyle hastanede ne işim var, hadi üstada gidelim dedim. Ve beni Barla’da bulunan hazreti üstadın yanına götürdüler. Durumu gören hazreti üstad, Resul-u Ekrem (s.a.v) efendimiz senin orucunu açman için Medine’den hurma gönderdi diyerek bir paket hurma verdi. Ben hurmalardan yemeye başladım. Orada bulunanlar, aman efendim hasta olur diye korkmuşlar. Hazreti üstad ilişmeyin yesin. Ali İhsan hasta değil, asıl siz hastasınız deyince Dr. Tahsın Tola ve arkadaşları hayretler içinde kaldılar ve ben hiçbir sıkıntı görmeden eski halime geldim. Ben bu hali yaşarken, yakınımda bulunan sairleri, hayrete düşüyorlardı. Yoksa biz görmeden Ali İhsan bir şeyler mi yiyor diye sayılı ve tartılı üzüm v.s erzak odama gelip bırakıyorlardı. Onları tekrar alıp götürdüklerinde hiç eksilmediğini görürlerdi. Allah’a hamd olsun hazreti üstadın bana olan tasarrufudur ki; ne kilomda, ne vücüdumda ne de aklımda aşırı bir değişiklik görmedim.
Hazreti üstad beni dış ülkelerden birine gönderecek gibiydi. Oralarda olacak aksi durumları gözönüne alarak kendimi deniyordum. Aslında ben bu riyazeti bunun için yapıyordum. Her neyse ben bu sırlı işi hariçten kimselere söylemedim. Fakat hazreti üstada vardığımızda Demirci Salih görmüştü diğerlerine de o söylemişti.”
İşte böyle… O bir gönül insanıydı… O bir vefa insanıydı… O bir dosttu… O Allah’ın hasta kullarına, kendisine verilen imkan ve tasarruf nispetinde şifa dağıtan bir tabipti… Koca bir ömrü İman ve Kur’an hizmetinde harcamış bir hizmet eriydi. Velhasıl O güzel bir insandı…
Hüsn-ü şehadet ederiz. Rabbim rahmetiyle ve affıyla korktuğundan emin, umduğuna nail eylesin… Bizlere de şefaatçi kılsın inşaallah… Ruhu için el fatiha…