Aba'dan Mektup

Yazar: 
Nuri Ercan
Köşe: 
İmbik

Mektubuma başlamadan önce selam eder, cümlenizin hatırını sual ederim. İş bu mektubumla taife-i nisa’ya hitap etmek arzusundayım. Sizler, beni görmediniz, tanımazsınız, Görmediğiniz ve beraber yaşamadığınız birisinin düşüncelerini anlayıp, kavramakta zorlanacağınızı biliyorum. Siz beni, maziden hitap eden nineniz, aba’nız olarak tahayyül ediniz. Biraz da geçmişe merak sararsanız beni anlama işini kolaylaştırmış olursunuz. Benim sizler ve tarz-ı hayatınız hakkında yaptığım değerlendirmeleri fehmetmekte daha da zorlanacak olursanız, iki nesil önce yaşamış babaannenizin ya da anneannenizin sizlerin aranızda dolaştığını, sizi anlamaya ve garip karşıladığı durumları sizlere sunmaya çalıştığını farz ediniz.
Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ama bir yerlerden başlamanın lüzumu ortada. Sizlerin tabiatınızdan gittikçe uzaklaştığınızı dile getirerek mektubuma giriş yapmış olayım. Evveliyatla söyleyelim ki Allah’ın yarattığı bedeni beğenmemek olmaz. Sizlerin arsında bu kendi bedenini beğenmeme fiili gittikçe yayılıyor. Hanım torunlarımın ekseriyeti boya küpüne düşmüş gibi bir halde imişler. Etrafınızın cıvıl cıvıl renklerle, sunî boyalarla boyanıyor oluşu, genç yaşlı herkesi tesir altında bırakmış anlaşılan. Oysa boya yapılan yerler duvarlar, kapılar, pencereler değil mi kızım! İnsan boyanır mı? İnsanın boyaya ihtiyacı var mı? İnsanların Boyacısı, onları ihmal edip renksiz gönderir mi dünyaya? Dahası Allah’ın boyasından daha güzel boya olur mu? Bir de saçlarındaki beyazlığa tahammül edemeyen erkeklere şaşarım ki, savaşta düşmana genç gözükme ihtiyacı hissedercesine saçlarını boyuyorlarmış. Erkeklerin bu hali yaşlanmaya, ölüme, sünnetullah’a direnmek değil midir?

Yeni nesil, yani siz torunlarım, hayatınızı idame ettirmeye çalışken birçok meselede tam anlamıyla sap ile samanı karıştırdığınızın farkında bile değilsiniz. Mesela sizler tesettür deyince ne anlıyorsunuz? Tesettür ne anlama geliyor? Dininiz sizlerden neden örtünmenizi istiyor? Bu örtünmeyi kimin ölçülerine göre yapıyorsunuz? Benim bildiğim bize has olan örtünme, gerçekten bize has olmalıdır. Başkalarının kıyafetlerinden kesip biçerek, tesettür modelleri elde etmeye çalışmak beyhude arayışlardır. Kız çocuklarınıza bir bakın. Ayaklarında kot dediğiniz pantolon, üzerinde kep midir kap mıdır bir pardösü yavrusu, başlarında iğreti bir örtü, vücut hatlarını örtecek bir örtü olmadan sokak sokak dolaşıyorlar. Bunun neresi tesettür? Bizler tesettür denilence bütün bedenimizi örtmeyi anlardık. Sizler sadece başı, yarım yamalak örtmeyi anlıyorsunuz. Külliyen hata! Bu, kaynaktan kopup; gelenekten kopmamaya gayret sarf etmek demektir. Kaynak olmadan gelenek olur mu a benim kızım! Sağlam kaynağı olmayan gelenek, olsa olsa hurafe olur.
Aman dikkat kızım, bu iffet meselesi çok çok önemlidir. dünya milletlerinin iffet anlayışları arasında en sağlam ve Rabbimizin ve Efendimizin razı olacağı iffet anlayışı bize has olan, yani sizlerin burun kıvırmaya yeltendiğiniz, annenizin, ninenizin, hatta dedenizin iffet anlayışıdır. Şimdi benim torunlarımın ekseriyeti tesettürün ana hedefinden sapmış bir halde giyiniyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Bozulma her zaman olacaktır, ama bu kişilerin pür mütesettir olduklarına inanmaları gerçekten acıdır. Bir de, kimilerinin türbanlı kişileri bazı sahalardan uzak tutmaya çalışmaları, sizi o kadar etkilemiş ki, onlara tepki olsun diye çoluğu çocuğu her yere sokmaya gayret ediyorsunuz. Bu konuda da oldukça başarılı(!) oluyorsunuz. Birileri türbanlılara has “cafe” açıyor ve orada garson olarak da açıklarından daha alımlı, örtülü(!) kızlar umuma hizmet ediyor diye sevinenleriniz oluyormuş. İyi düşün! Yarım örtülü de olsa gelene gidene kola ikram eden kızlarınızda bir miskal iffet kalabilir mi? “Tesettürlüler herkesin hizmetinde!” Vay başınıza gelenler! Tesettürlü garson ha! Ağlayın halinize, tövbe edin günahlarınıza!
 Geriye dönüp baktığımda yoksulluklarla büyüyen, ama huzur dolu hayatları adım adım geriye bırakan bizler mi daha şanslı, yoksa bolluklar içerisinde büyüyen, ama mutlu olduğu da pek belli olmayan siz torunlarım mı daha şanslı bilemiyorum. Şimdi bu hükümlerimi kabul etmeyeceksiniz. Ben bu düşüncelere nasıl vasıl olduğumu size uzun uzun anlatacağım. Bunu da mektup yazarak yapıyorum. Şu zamanda mektup okumak biraz zor gelecek size. İmayıl, mesaj falan dururken mektup yazmam tuhaf karşılanabilir. Sizin çok rağbet ettiğiniz kamera- mamera da hoşuma gitmiyor. O camın karşısına geçenlerde aniden bir ürperti hasıl olmuyor mu? Kendini mahrem huzuruna ansızın fırlayıvermiş, hissetmez mi?   
Sevgili torunum, şimdilerde sen de çoluk çocuk sahibi oldun. Biz, bizi dünyaya getiren kadına “aba” derdik, “ana” diye hitap ederdik. Bu kelimeler, hitap ettiğimiz kişilerde aniden manevi bir ısı yükselmesi sağlardı. Bizler de, o sıcaklığı hemen hissederdik. Benim çocuklarım da, bana sevgilerini, kızgınlıklarını bu kelimelerin peşi sıra   ifade ederlerdi. Sizler belki “aba”yı hiç duymadınız ve ne anlama geldiğini bilemezsiniz. Söyleyivereyim, “aba” sarıp sarmalayan, koruyan, daha çok çobanların kullandığı “kepenek” de denilen kalın örtüdür. Ana’ya ne uygun bir anlam değil mi! Bizi doğuran insana belki bu sebepten “aba” derdik. O da bizi sarıp sarmalar, kucaklar, tehlikelere karşı korur, hemen sıcaklığını hissetmemizi sağlardı gerçekten. Onlara “ana” dediğimiz de vaki olurdu. Gel zaman, git zaman, önce “aba” demeye çekinmeye başladık. Sonra “ana” demek bile kaba sayılmış. Benim çocuklarım bana “aba” dediler, ”ana” da dediler. Biliyorum senin çocukların sana bu iki sıcak kelimeyle hitap etmiyorlar şimdi. Sana “anne” diyorlar. Onu sana sormalı, “anne” kelimesi, “aba” ve “ana” kadar zengin çağrışımlar yaptırıyor mu?Ya da gene soralım, çocuklarına “aba” gibi kol kanat geren, onlara anan gibi sıcak biri olabiliyor musun?
Evladım, yavrum, büyük ihtimalle eski hayat tarzları yerini yeni hayat tarzlarına bırakmıştır. Artık bahçeli, müstakil evlerin yerlerini apartmanlar almıştır. Sizler etrafı apartmanlarla çevrili, ferah olamayan, azıcık balkonları olan daire dediğiniz dört köşeli yerlerde oturuyorsunuz. Muhtemelen konu komşuluk da tükenmiştir. Herkes kendi derdinde, işinde, gücünde hayatını sürdürmekte imiş. Hatta apartmanda yaşayanlar komşularının öldüğünü, yirmi gün sonra cesetten yayılan kokular vesilesi ile öğreniyorlarmış. Bu nasıl komşuluk! Kıyamet alameti bu! Bir de tek başına yaşayan ihtiyarlar apartmanlardaki dairelerinde “çöp ev” ler yaparlarmış. Bu evler nasıl oluyor bilmiyorum! Yoksa bizlerin çocukken çamurların üzerine yaptığımız çubuktan evlere mi benziyor?
Sizlerin, yani son neslin herifleri kadınlara “hanım” yerine “bayan” diye ünlüyormuş. Bunu anlamakta zorlanıyorum. Artık anlayış farklılığı diyelim. Bu, “bayan” ne anlama geliyor? Bayılan gibi bir şey mi? Hadi eşine bayılan manasına geliyorsa ne âla. Eşi de ona bayılıyorsa o zaman ona neden “bay” diyorlar? Ona da bayılan herif desinler ya! Bizim adımız “avrat” idi. Sizin yaşadığınız zamanda ise, sadece köylerde, erkeklerden ihtiyar olanlar hanımlarına “avrat” dermiş. Kulağını tırmaladı değil mi? Çok kaba geldi öyle mi? Oysa “avrat” kelimesi için “korunan, gözetilen, gözü gibi bakılan” manasına gelir derdi rahmetlik dedem. Evet, büyüklerimiz bizim için büyük nimetlerden idiler. Siz o nimetlerden yoksunsunuz. Bu nimetlerin kadrini bilemiyorsunuz. Yoksa “huzur evi” diye bir şey olur muydu? Sözümü unutmayayım. Bu “avrat” tabirini de sizler isteyerek terk etmediniz. Tâ bizim zamanımızda şehirliler bu tabiri kaba bulmaya başlamış idiler. Buna da birileri hor baktı diye herifler artık hanımlarını anlatırken “avradım” , “hanımım”, “hatunum” demek yerine eşim demeyi tercih eder olmuşlar. Eş, ne kadar cılız değil mi?
        Kestane kebap
        Yemesi sevap
        Acele cevap
Mektup devam edecek.
_____________________________________________________________________________
 
                                                       Yurtseverlik
Birileri kendilerinden başka yurtsever olduğuna inanmıyormuş.
Memlekette en çok onlar yurtsevermiş.
Bu sebeple yurtseverlerden kimileri değişik gerekçelerle,
Ve bazı örgütlerle irtibatlandırılıp içeri atılıyormuş.
İddialarına göre hapse atılmalarının ana sebebi yurtseverlik imiş.
Bu iddialar elbette ki onların iddiası.
Oysa bu memlekette herkes yurtseverdir.
Ancak hiç çocuğu olmayanlar ve öğrencisi olmayanlar ne yapsın!

Yurda öğrenci gönderemiyorsa onları yurtseverliğe zorlayamayız ki!

 
 
 
 
 
                                    Dertsiz Deva
Rivayet edildiğine göre Harun er-Reşîd, Rûm, Irak ve Sevad’dan birer uzman tabip getirtir ve onlara:
—Kendisinde dert bulunmayan deva nedir? diye sorar. Hindli tabip:
—Kâbilî diye tanınan siyah eriktir, der. Iraklı tabip:
-Reşat-ı Ebyaz dânesi olduğunu söyler. Rûm tabip ise:
—Sıcak sudur, der. En âlimlerinden olan Sevadlı tabip ise:
-Ehlîlic (erik) mideyi ekşitir, reşat dânesi mideyi tahriş eder, sıcak su ise mideyi sarkıtır. Bütün bunlar deva içinde hastalıktır, der. Bunun üzerine:
-O halde size göre içinde hiç zararı bulunmayan ilaç, dert karışmayan deva nedir? diye sorarlar. Adam:
—İyice acıkmadan yememek ve iyice doymadan geri çekilmektir, diye cevap verir. Bu cevap hepsinde bir tek kavramı hatırlatır: Sünnet-i Rasulullah.