Medyatik Ramazan
Bir ülkenin kültürel kimliğini yansıtan işitsel, görsel ve yazılı neşriyat yapan yayın organlarına MEDYA denir. Kültür bir milletin eğitim düzeyini, ekonomik yapısını, tarihi geçmişini, sanat anlayışını, folklor ve geleneğini, tecrübe ve bilgi birikimini v.s. yansıtan bir aynadır. Bireyler bu aynada kendini görmek ister. Kimisi dev aynasına bakar, kimi aynaların görüntüsü de arkasına düşer. Traş için bir kırık tarak, bir buğulu ayna, bir de keskin makas yeter. Bazıları da sihirli aynalarla kendi fikir ve ideolojilerini güneş ışığı gibi evlere yansıtır. Televizyonun icat nedeni budur. ÇİÇERO’ya göre bir milletin ahlaki yapısını öğrenmek için o milletin müziğini dinlemek bile yeterlidir.
Hakli Müslüman olan toplumların medyasında Ramazan Kültürü’nün ayrı bir yeri ve önemi vardır. Müslümanın Ramazan seti ve sepetinde Kur’an vardır. Oruç, fitre, zekât, teravih, iftar, sahur, itikâf, mukabele, umre, hürmet, rahmet, bereket, mağfiret, heyecan ve aşk vardır. Ancak konveks aynanın arka yüzündeki görüntü de maalesef bizim toplumumuzda oruç tutmadığı halde iyiden gâvur olmamak için eşine sahur yemeği hazırlatanlar vardır. Gayri Müslim olduğu halde İslam dinine saygısından dolayı dinler arası diyalog amacıyla iftar sofralarına oturanlar vardır. Siyasi kimlikleri ve dünya görüşüne ters düşmesine rağmen politik kaygı ve gelecek endişesiyle sandık öncesi iftar sofraları açanlar vardır. Fıtratlarında var olan din duygusunu tatmin ve teskin için özellikle medya organları arka sahife güzelleri (!) ile birlikte Ramazan sohbetleri düzenlerler. İlave Ramazan Hediyesi sunarlar. Günler öncesi reklamlar yapılır. Ramazan gelmeden okuyucu, dinleyici veya izleyici kitlesini etkilemeye yönelik Ramazan’a özel paket ve canlı programlar hazırlanır.
Sanatçılar, şarkıcı ve türkücü taifesi ezan okuma yarışmasına girerler. Hamamizade İsmail’den Dede Efendi ve Itri’den Ramazan ilahisi ve manileri okurlar. Kur’an-ı Kerim, hatim CD’leri ve cüzleri dağıtılır. Mealler, kaynak eserler promosyon olarak verilir. Bir âlemdir Ramazan’da bizim medyamız. Herkes Yunus olur balığın karnında.
Benim dedem “o kürsüden düşen hocaydı” diyerek seferi edasıyla alenen halk huzurunda viskiyi su gibi yudumlayanlar olduğu gibi, “Benim rahmetli hacı Nenem’de yarım yaşmak evliya idi. Lakin şu başörtüsünü kamusal alana taşımanın, siyasi simge haline getirmenin ne anlamı var?” diyerek dini sade bir mistik inanış olarak sinelerde hapsetme gayreti güderler. Din, bu marjinal gruplar için bir tek taş nişan yüzüğü alyans ve halkalı kulak küpesi gibi bir aksesuardır. Başlar sadece cenaze törenlerinde örtülür. Namazlarıda sadece musalla kılınır. Hac için bedel, oruç ve kurban için fidye ve sadaka yeterlidir.
Cennet kapılarının açılıp cehennem kapılarının kapandığı mübarek ayda şeytanlar zincire vurulur. Lakin neferleri maazallah Zebra gibi sıçrar durur. Şeytanın günlüksüz ırgatları vardır ki; İblis’i tekaüde (emekliye) zorlar. Hele nisa taifesinin ekabir takımı vardır ki; hiçbir zabt olmaz. Karetta kaplumbağalarının kumsaldaki yumurtasına bakarak göz şuasıyla yavrusunu çıkardığı gibi hain bakış, cilveli arz ve endamları ile değil sıpayı pijamalı eşekleri bile baştan çıkarmaktadır. Sahi merak ediyorum ezan sesleriyle kulağının duymadığı yere kaçan şeytan ve avenesi bu mübarek ayda kelepçeyle başlandığı halde insanoğlu üzerine bu kadar olumsuz tesiri nasıl bırakabiliyor? Zira; Şeytan, insan iradesine ipotek koyabilecek güçte olmayan zayıf bir varlıktır. Doğrusu heva, heves, tutku ve hayvani şehvetini tanrı edinenlerin yuları da, fuları da İblis’in elindedir. Demek ki işbirlikçi nefis sayesinde insani oturduğu yerde kumanda etmektedir. Tıpkı pille çalışan oyuncak arabalar misali.
Değerli kardeşlerim;
Din insana her zaman galiptir. Kebair de olsa zelle do olsa hiçbir insan günah işlemekten masum değildir. Ancak bizler dine değil nefis ve şeytana mağlup olmaktayız. Bu mağlubiyet skoru haydi 1:0 olsun 2:0 olsun. Bir nefis için bir de şeytan için yiyelim iki golü. Lakin bu tek kale maçında skor 100:0 olmaz ki… Daha fazlasını düşünün. Hani finale kalacaktık? Hani madalya ve kupa bizim olacaktı. İmsak ve iftar vakti arasında Allah rızası için yemeden, içmeden ve cinsi arzudan uzak kalıyoruz. Lakin gündüz orucu uykuya tutturuyor, vakit geçsine(!) kumar oynuyor, malayani şeylerle meşgul oluyor, gırgır, şamata, gıybet, dedikodu ile zaman öldürüyorsak şeytan bunun neresindedir? Nimet Azgını nefisler şeytana bile iftira etmekten çekinmiyorsa halimiz pek yamandır. Öyle ya günah sarhoşu olmuş nefisler bu mübarek ayda orucu ne bilsin, zekatı, fitreyi niye versin. Beş vakit namazın edasından aciz kullar teravihe nasıl gelsin, teheccüde nasıl kalksın? Pekmezi sineğe yedirenler itikafa nasıl girsin? Kuran’ın nurunu şom ağızlarıyla söndürmeye yeltenenler mukabeleye hangi yüzle iştirak etsin. Ramazan umresiymiş, yok iftar çadırıymış ne anlar ehli gaflet Hilal’ın uyetinden? Onlar işin gırgırındadır. Bektaşi tekerlemeleri, İncili Çavuş hikayeleri, Nasrettin Hoca menkıbeleri, Bekri Mustafa fıkraları, Hacivat-Karagöz sahneleri v.s. ile Ramazan gecelerini sözüm ona ihya etmektedirler. Bir ömür boyu İvedik Recep ve İnek Şaban tiplemeleri ile üç ayların ikisini alaya alanlar, Ramazan’ı nasıl ciddiye alabilirler. “Ramazan geldi hoş geldi” derken bile kapıya gelen bir dilenci gibi şu şehri siyamı karşılayanlar, kendi medya maymunlarına “Hocam cima ile oruç açılabilir mi? Sahurda rakı veya içki içen bir kişi oruca niyet edebilir mi? Şeklindeki zihinleri bozucu sorularıyla kendi iç alemlerindeki deruni boşluğu doldurmaya çalışırlar. Bu entel sosyete, yarı dantel ve dekolte kıyafetiyle istediği fetvaları aldıktan sora “Hocam sizi öpebilir miyim?” diyerek yanağına busesini kondurmaktadır. Nefsi emare sahiplerinin Ramazan’dan en çok aldıkları lezzet, bayram şekerleri ile çifte kavrulmuş cevizli lokumlardadır.
Ra… Mim… Dad… Elif… Nun… Ramazan kelimesini oluşturan temel taşı harflerdir. Dad hariç diğerleri huruf-i mukataadandır. Ebced hesabında bu harflerin sırasıyla sayı değerleri 200, 40, 800, 1 ve 50’dir. Kelime olarak RA deniz köpüğü, MİM su, ELİF Allah, NUN’da balık demektir.
Rahmet ve bereketli günleriyle sanal âlemdeki gündemi silip süpüren Ramazan gerçek hayatın gündemine damgasını vurmaktadır. Aslında kâinatın gerçek gündemini tayin eden Allah’tır. İnsan beden ülkesinin dışındaki medya ile ilgilendiği kadar kendi iç medyası ile de ilgilenmelidir. Uçlarında ışın dolu parmakları idare eden ellerimiz hangi kalemle, hangi gazetenin köşesinde yazmaktadır? Asgari günlük 16 saat canlı yayın yapan dil fm’lerimiz hangi frekansta yayın yapmaktadır ve kime hitap etmektedir. Kamera gibi her gün çekim yapan gözlerimiz hangi çanak antenle, hangi uydudan gönül dünyamıza görüntü aktarmaktadır? Kalplerimiz Karanlık TV gibi midir?
Dinleme cihazı mesabesindeki kulaklarımız her gün hanfi ifrit’in günlüğünden sırra kadem basmaktadır. Kalplerimiz Kur’an ve zikir ile mutmain olabiliyor mu? Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar bizi haramlardan alıkoyabilir mi? Abdest sularını ibadete dönüştürmeden israf mı ediyoruz? Yevmi kıyamette açlıktan ölen binlerce Afrika insanının yanında iftar ve sahur sofralarında çöpe atılan bayat ekmekler ve yemeklerin hesabını kim verecek? Eskiden sokak ortasına atılan Arapça bir metni “Kur’an ayetidir” diyerek bir duvar deliğine sokan sarhoşlarımız vardı. “Allah’ın kelamına dokunamazsınız ulan.” Diye nara atan berduşlarımız vardı. Şimdi herkes bir hoş. Allah sonumuzu hayr eyleye. “Ya Rab, şu muazzam Ramazan hürmetine, kaldır aradan vahdete ne hail ise. AMİN (M. Akif Ersoy)
Ateş düşer cana aşk olup tüter.
Mevlam isteyince taşta gül biter.
Bir selam bir dua o bize yeter.
Cenabı Hak bizleri Reyyan kapısının girişinde buluştursun. Cennet ve Cemaline kavuştursun. AMİN.
