Yaşadığımız Hayat, Bizim Tarz-ı Hayatımız mı?
Hiçbir toplum kendi iradesi olmadan değişime, başkalaşıma maruz kalmaz.
“Mutlak İyi”ye doğru olan değişim de, kötüye(batıl) olacak değişim de toplumların kendi arzu ve istekleri sonucunda gerçekleşir.
İyiyi hedefleyebilen değişim, şuurlu bir zihin yapısıyla, hedeften sapmadan vuku bulur. Ancak kötüye doğru gerçekleşecek değişim, her zaman bile- isteye ortaya çıkmaz.
Tersine bir yanılgının neticesi olarak tebarüz edebilir.
Diğer bir anlatımla berrak olmayan, orijinalliğini yitirmiş, ya da zedelenmiş zihin yapıları, yanlışı doğru zannederek tercih ettiklerinden habersizdirler.
Bu durum, nasıl olsa sözel puanım yüksek deyip, sayısal puanla öğrenci alacağını ilan etmiş fakülteleri tercih etmeye gayret eden öğrencinin durumuna benzer.
Tereyağını, daha faydalıdır zannı ile margarinle değiştirmek de durumu iyi anlatır.
İnsanlık,geçmişte örneklerini çoğaltabileceğimiz birçok hata içerisine bu şekilde yanılmalarla düşmüş olmalıdır.
Yanılanlara böyle yanlış tercihler yaptıran saiklerin başında cehalet gelir.
Yanlış tercih neticesinde ortaya çıkan hayat şekillerinin diğer unsurları arasında nefsanî istekler ve dünyaya aşırı muhabbet vardır.
Bu gün kaç kişi idealindeki hayat tarzını, tarz-ı hayat eyleyebilmiş sorusuna vereceğimiz cevap meselenin daha iyi algılanmasını sağlayacaktır.
Refah seviyesi yüksek bir hayat yaşama arzusu, insanlara yanlış olduğunu hiç akıllarına getirtmeden, bir takım anlayışları doğru olarak algılamalarına sebep olabilmektedir.
Gaye için bütün araçların meşru kabul edilmesi de hakikatlerin görülmesini engellemektedir.
İnsan kendisinin hatalı olduğunu kabullenmekte zorlanır.
Çünkü kendi düşüncesini beğenmeyen yok gibidir.
Kimle konuşursanız konuşun, en haklı kendisidir, en iyi bilen odur.
Hangi ideoloji sahibine sorarsanız sorun, en ideal düşüncelerin kendi düşünce kalıpları içerisinde mündemiç olduğunu iddia edecektir.
İlahi dinlerin dışında olduğu halde, hiçbir sahte din mensubu kendisinin batıl bir düşünce mensubu olduğunu kabul etmez.
İşte bu noktada zihinlere mutlak doğru ve yanlışların insanların bildiklerinden farklı olabileceğini hissettirmenin kaçınılmazlığı ortaya çıkmaktadır.
Birileri, akıl sahibi kişilere daima hakkı, hakikati anlatmalıdır. Anlatmalıdır, çünkü yaşanılan her hayat gerçektir, ama her gerçek Hakk’a ait olmayabilir.
İnsanların en çok karıştırdıkları mesele de budur: Yaşadıklarını doğru zannetmek.
Yaşama biçimlerinin doğruluğunu, yanlışlığını tartışmak da bu minval üzere gerçekleşir.
Niçin böyle bir hayat tarzı sorusuna verilecek cevaplarda da, yine bu mantık örgüsü etkilidir.
Her fert kendi hayat tarzının en doğru hayat tarzı olduğunu peşinen size izhar etmekten kaçınmayacaktır.
Kimileri ilahi bağlarla bağlı olduğu bir hayat şeklini sürdürdüğünü iddia eder, ancak bunun sağlamasını yapıp yapmadığı malum değildir.
Maddi varlıkları sebebiyle, dünya yüzeyinde zayıf toplumlara egemen olmuş kimi medeniyetlerin yaşama tarzlarını sizlere takdim etmeye çalışanlar da, kendi hayat tarzlarının en doğru olduğunu iddia etmekten çekinmeyeceklerdir.
Her fert kendi hayat tarzı doğru olduğu için mutlu olduğunu zanneder.
Oysa günümüz dünyası hayat şekilleri konusunda net görüntüler sunmamaktadır.
Birileri değişim adı altında esas maksatlarını gizlerken, değişim kavramı neredeyse herkesin bilinç köşelerinde tahtını kurmuş durumdadır.
Değişim adeta bir ekin biçme makinesi gibi önüne geleni değiştirip, başkalaşıma sokmaktadır.
Bu şekilde değişime uğramış hayatlar yaşanmaktadır bu gün.
Bizlerin de bilerek ya da bilmeden değiştiğimiz bir gerçektir.
Önemli olan değişmemizi kimler istiyor, bizleri kimler değiştiriyor, bunun bilincinde olmaktır.
İnancı ne olursa olsun en mutaassıp aileler bile, günümüzde kendi inançları arasına başka ilkeler ya da prensipler karıştırarak inancını hayat şekline dönüştürüp, hayatını sürdürmektedir.
Karma ekonomi modeli gibi, karma hayat biçimleri hepimize hâkim olmaya başlamıştır.
Yer küremizde belki birkaç istisnai topluluk bozulmadan, daha hafifi ile değişmeden, kendilerine has ve katıksız hayat biçimlerini yaşayabilmektedirler.
Afrika’da, Amazon’da ve dünyanın diğer bölgelerinde sayısı bir elin parmağını geçmeyecek sayıda topluluklar orijinal kalabilmiştir.
Tabiri caizse bu topluluklar balta (Batını Medeniyeti) girmemiş orman gibidirler.
Yalnız hiç endişe(!) etmeyin Balta onlara da dokunacaktır.
Ormanın bekçisi meydanı terk edeli beri, Bu Balta doğranmadık orman bırakmamıştır yeryüzünde.
Önce kan-gözyaşı, sonra sömürü. son yüz yıllarda ise teknoloji hediyeli dünyevi ve nefsanî hayat tarzı dayatması.
Batı bunları yaparken dersine iyi çalışmış, bütün insanlığın gözünü boyayacak birkaç kavramı insani değerler silsilesinin halkaları olarak sunmayı ihmal etmemiştir.
Al sana eşitlik, hürriyet, bağımsızlık, insan hakları v.s daha ne istiyorsun?
Özgürlük, bireysellik kullan kullanabildiğin kadar! Kim özgür olmak istemez?Bireyselliğin tadını çıkar!
Biz değişime uğrarken önce bize ait dil zenginliğini reddettik. Kavramlar yerine cılız kelimelerle meramımızı anlatır hale geldik.
Sanki birileri bizi kınayacak gibi eşimize, çocuğumuza, akrabalarımıza kullandığımız hitap tarzlarını terk edip, yerine kaba- saba, ruhsuz bağırma tarzları kullanır olduk.
Adab-ı muaşereti görgü kuralları ile değiştirdik. İkisinin söyleniş farklılığı bile şayan-ı dikkattir.
Münasebetlerin yerini ilişkiler aldı.
Günlük hayatı kime göre yaşadığımız belli değil. Gece hayatı kime göre? Seher vakti ayakta olma geleneği yok olmak üzere.
Günlük hayat planı kendimize göre mi?
Kıyafetlerde kendimize aidiyet yerini lüks ve şatafata bıraktı. Lüks ve gösteriş kimlere ait unsurlardır?
Konu- komşu münasebetleri sona ermek üzere. Onun yerini televizyon dizileri ile ahraz muhabbeti ve internette sohbet aldı.
Yemede, içmede, kazanmada kanaat, yerini ölçüsüzlüğe bırakıyor.
Ana, yerini anne ile değiştirdi. Keşke anne olduğu yerde kalabilse. Korkarım o da, senede bir gün kutlanacak “anneler günü”nü beklemeyip terki diyar eyleyecek!
Hatunun yerini eş aldı. Eş ne yalın ve tedaisi az bir kelime!
Basit cinayetler, intiharlar, stresler, saygısızlıklar, hakaretler, nefretler, yabancılaşmalar hayatımıza girmeye süratle devam ediyor.
El hâsılı kelam değişim anlatılmayacak kadar geniş bir alanı ihtiva ediyor. Ancak bu değişim heyecan vermiyor. İyiye doğru bir değişim değil. Tersi olsaydı hayatından memnun olmayanların sayısı artmaya devam etmezdi. Üstelik müştekiler sadece yaşı ilerlemiş, güngörmüş kişiler de değil. Daha hayatının baharındaki gençler bile hayatlarından şikâyetçi.
O halde, hep beraber yaşadığımız hayatların aidyetini sorgulamamız kaçınılmazdır.
