DOĞRU, FITRİ BİR EĞİTİM VE DAYANDIĞI USUL: SEVGi
Giriş
Eğitim, görünüşte üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Her ele alınışında köklü reformlara tabi tutulduğu, yeniden yapılandırıldığı, dolayısıyla pek çok problemin artık halledilebileceği ifade edilir. İş, yöneticilerin bu bağlamda ifade ettiklerini her seferinde aşar, çözülmesi umulan problemlerin halli bir kenara, tahmin edilmeyen pek çok problem de gündeme gelir. Bu çalışmada tüm bu yapılanlarla, eğitimde eksik olana vurgu yapılacaktır. Bu, temelde insanın ihmalidir, tek taraflı ele alınışıdır. Aklın yegane ölçü olarak kabul edilişi ve gönlün kapatılışıdır. Kalbimiz, çağdaş anlayışta kurban edilen tarafımızdır (İslamoğlu). Kalbin tahribi pek çok insani tarafımızın kaybını getirir. Mesele, bunun idrakında ve yeniden imarında yatmaktadır. Bu, yeni bir eğitim anlayışını gerektirir. Çağdaş eğitim felsefelerine dayalı eğitim yapılanmaları bu derin, güç problemi çözemez. Çünkü halihazır durum onların eseridir. Önce, böyle bir neticeyle bizleri, dünyamızı karşı karşıya getiren çağdaş duruma işaret edilerek bunun sonuçları üzerinde durulacak, sonra da yeniden yapılanmada etkili olabileceği düşünülen eğitim anlayışına yoğunlaşılacaktır. Elbette bu anlayışta sevginin sarıp-sarmalayan ve hayat veren rolü üzerinde de yeterince durulacaktır.
Kısaca Çağımız
Pek çok eserde çağımız ele alınıp, çeşitli açılardan tahlil edilmiştir. Bunlarda genellikle çağı karakterize eden hususlar üzerinde durulur, problemlere kaynaklık eden meselelere de işaret edilir. Bu açıdan çağ bilgi çağıdır, bilim ve teknoloji çağıdır, üretim çağıdır vs. ama aynı zamanda kaos ve bunalım çağıdır da.1 Yeniçağ, Durcker’e göre evrensel bir insan anlayışını, bilimi, ferdiyetçiliği var etti, ama Tanrı’ya inancı da şüphe sahasına itti.
Çağı karakterize eden asıl gelişmeler 16. ve 17. yüzyıllarda hazırlanır. Kökten değişim bu dönemde vuku bulan modern bilim anlayışıyla başlar. Bu anlayış; Copernicus, Kepler, Galileo, Newton ve Descartes gibi bilim ve felsefe adamlarınca başlatılır. Modernizm, kökenindeki ‘Aydınlanmacı akıl’ bu tür çalışmalarca hazırlanır ve başat olur. Bu anlayışta her şey tabiat bilimlerinin metoduna ve bu metotlarla elde edilen ‘dil’e indirgenir. Bu dil, somuttur, matematikseldir ve niceliksel bir dildir. Kâinat, bu asırdan sonra bu dille okunur, tanıtılır ve tanımlanır. Bu dille ifadesi mümkün olmayan nitelikler, kutsiyet, coşku, manevi âlem yani kalb, gönül dünyası sadet dışı kalır. Çünkü tüm bunlar ölçüye-tartıya gelmez, somuta çekilemez, bu yolla ifade edilemez. Haliyle bunların gerçekliğinden söz edilemez. Öyleyse bunlar birer zihni inşadan, tasavvurdan öteye geçemez. İnsan da bu bakış açısından bir ‘kul’, Allah’ın yarattığı bir varlık değildir. O, objelerden bir objedir. Olsa olsa tanrılaşma yolunda olan, bu yolda çaba sarfeden bir yaratık olur. Böyle bir anlayışta ruha dayalı, gönül kaynaklı manevi değerlerin yeri yoktur. Esas olan madde olduğundan değerler dünyası da böyle bir evrende teşekkül eder. Bunlar maddi zenginlik, refah, bedensel hazlar, kişisel tatmin ve çıkarlardır.
Dolayısıyla kişinin dünyası bu evrende döner. Çıkarı daha çok maddeye sahip olma arzusu, bedensel hazlara ulaşma hırsı onu yeder. Bütün bunlara ayarlı olan çağdaş insan, hedeflerine ulaşmada he neyi engel görüyorsa ona saldırır, kırar-bozar ve onu ortadan kaldırmak için ne yapılması gerekirse onu yapar. Çağdaş katliamların, sömürünün, sokaklara-evlere inen kapkaçın, çoğu ilişkilerde cereyan eden baskının, adaletsizliklerin sebebi burada, inanın maddi yapısıyla anlaşılır olmasında aranmalıdır. Olup-bitenler bunlardan ibaret değildir. İnsanın asıl boyutunu var eden, ufkunu açıp onu maveraya ulaştıran, derin teslimiyeti Allah’a olan İnancıdır. Allah’tan kopunca böyle bir varlık, doyumsuz bir ‘ağız’ haline gelir. Başkasına sağırlaşır. Onun acısını duymaz. Onunla hiçbir şeyini paylaşmaz. Müthiş bir açlık ve tatminsizlik içerisine düşer. Köklü, güçlü ideallerden yoksun kalır.
Bütün bunlardan sonra o, ‘gücü’ tanrılaştırır. Güce dayanır. Başka ilke, başka usul bilmez. Çünkü sahip olma hırsı, yıkmayı-yok etmeyi besler. Bu da güçlü olma duygusunu, bilincini merkezileştirir. Dolayısıyla çağdaş-modern insan güce tapar. Güçlü olma adına bütün yollardan yürür, bütün imkânlardan istifade etmeyi hedefler. Böyle bir algı, böyle bir hal, insanı aşamayacağı iki olumsuz durumun içine iter. İlki; insanın kendisi olma, özgün olma, bütünlüğü içerisinde insan olma halinin yitirilmesi, ikincisi de buna bağlı olarak tecelli eden kölelik halidir. Kendisi olamayan insan, başkalarına, otoritelere (okula, aileye, devlete, şahıslara, rejime vs.) göre yaşamak, onların iradeleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalır. Bu, ölüme eş bir bilinçsizlik halidir. İslami anlayışta bunun adı ‘gaflet’tir. Gaflet önce kendini unutmadır. Dolayısıyla Allah’ı unutma. Çağdaş yazarlardan R. May, ‘Kendini Arayan İnsan’2 adlı eserinde, ‘ölü insan’ı, kendisi olarak yaşamayan insan olarak görür. O’na göre ‘ölü insan’, başkalarının iradelerine ram olmuş insandır. May, eserini bunlar için yazmadığını, aksine yüzyıllık yalnızlığı sonlandırmak, ruhu uyandırmak ve kendini bulmak isteyen insanlar için yazdığını vurgular. Bu, çağdaş esas problemin de kaynağıdır: Yalnızlık, yani insanın yalnızlığı. ‘Ölü insan’, en yalnız insandır. Çağımızda onca gelişmelere, bilime, sanata, iletişim araçlarına rağmen insan, gerçekten yalnızdır. Ve yalnızlık pek çok olumsuzluğun, bunalımın, anlamsızlığın, amaçsızlığın vs. ana rahmidir.
Diğer taraftan toplum da kırılmıştır. İnsanı sarıp-sarmalayan, ona melce olan bir toplumdan artık bahsedemeyiz. Klasik toplumların esirgeyici, kontrol edici ve ısıtıcı yapısına modern toplumlarda rastlanmaz. Aksine modern toplumlar sürekli bir kargaşa, hareket, harici cezbedici unsurlarla insanı kuşatıp, onun bütün tecessüs ve dikkatini bunlara çekerek, özü üzerine yoğunlaşmasını önleyen dolayısıyla insanı kendinden uzaklaştıran bir yapı arzetmektedirler.
Haliyle fertlerdeki ben bilincinin kırılışı, öze varamama önemli bir yönüyle de çağdaş toplumun eseridir. Bu tür gelişmelerin olabileceğini daha başlangıcında sezen F.Nietzsche (1844-1900) gözlemlerine dayanarak bilimsel gelişmelerin hızı, fabrikasyona dönüşümü karşısında ahlak ve ‘öz’ün’ bu ilerlemeye paralel gitmemesi sonucu, insanın ‘hiçliğe’ sürükleneceğine işaret etmişti. Bu, toplumun değer yargılarının ölmesinin bir sonucudur. Nietzsche’ ye göre tek çıkış yolu, yepyeni bir değerler yargısı oluşturmaktır (İnsan Yolunda Edit.:A.Solak, İst., 2004, 141). Nietzsche’nin kastettiği bütün değerlerin yeniden ele alınması, anlamlandırılması yani insanlığın kendini gözden geçirmesidir. Çünkü O’na göre Hıristiyanlığın Tanrısı ölmüş ve ahlak sistemi de dayanaksız kalmıştır. Bu, modern insanın da değer sistemlerinin yıkılmış olduğunu ifade eder. Doğrusu modern insanın benimsediği değerler de bu temeller üzerine yükseliyordu. Dolayısıyla bir düzenden, teolojik bir amaçlılıktan ziyade; düzensizlikten, amaçsızlıktan, kaotik bir durumdan, saldırganlıktan, kırıcılıktan bahsedebiliriz. O’na göre batı metafiziği buna yanaşmamış, bunu ifade etmemiş; aksine gerçeği saptırma yoluna girmiştir. Nietzsche, Tanrı’nın olmadığı bir âlemde insanın çabasının boşuna, beyhude olduğuna inanır. Haliyle ilerleme vs. gibi hususlardan da bahsedilemeyeceğini vurgular. Nietzsche, böylece dünyadaki durumu Platon’un Mağara Misalindeki insanların ya da mahlûkların durumuna benzetir. O’na göre, 19. yüzyılın fabrikada çalışan köle insanı bir mağaranın dibinde zincire vurulmuş olarak ve duvardaki gölgeleri gerçek sanarak yaşamaktadır. Nietzsche, tıpkı Platon ve Kierkegaard gibi, zincirlerden kurtulmanın mümkün olduğuna inanır… Platon’da; az sayıda birkaç insan, bu iş ne kadar güç ve zahmetli de olsa zincirlerden kurtulup mağaranın dışına, idealler dünyasına erişebilir. Bunu da insanlar kendi güçleri, akılları vasıtasıyla başarabilirler. Kierkegaard, mağaranın dışında güzel, aydınlık bir dünya olduğuna inanır. Buna insanların tabi yollarla değil de, tabiatüstü bir yolla ulaşabileceklerini ifade eder. Kurtuluş, Kierkegaard’da inancın sıçrayışıyla, yani insanın Tanrı’ya teslim olmasıyladır. Nietzsche’ye gelince O, her iki filozofun da aldandığını ifade eder. O’na göre mağaranın dışında bir dünya yoktur. Zincirlerden kurtuluştan, mağaranın ağzına doğru tırmanıştan söz edilebilir ancak, mağaradan çıkıştan söz edilemez. İşte mağaranın karanlığı içinde, zincirlerden kurtulup bu tırmanışı, onun anlamsız olduğunu bile bile tekrarlayan, bu acımasız hakikati kabul edebilecek kadar güçlü olup, gülmeyi becerebilen insan, Nietzsche’nin üstün insanıdır (A.Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Ank., 1996, 503).
Nietzsche, aslında çağdaş insanın trajik konumunu, açmazını dile getirmekte, değerlerini, bunların dayanaklarını, Tanrı’yı kaybetmenin getirdiği bunalımı, çözümsüzlüğü etkili bir dil ve derinlikte işlemektedir. Bu kaybın insanda ve toplumda açtığı tamiri güç, inşası mümkün görülmeyen yaraları, olumsuzlukları gündeme getirmektedir. Böyle bir durumda insani çabanın tamamen boş, beyhude bir çaba olduğunu vurgulamaktadır. Bu, batının bugünkü trajik sonuna işaret etmektedir. Yani batılı anlayış ve paradigma içerisinde insanın, toplumun insani bir yapıya kavuşması, kurtuluşa ermesi mümkün görünmemektedir. Ancak O’nun ‘Üst insan’ı kurtuluşa bir kapı aralamaktadır. Ne var ki,’üst insan’ın batılı bir felsefe ve kültürde yetiştirilmesi imkânı yoktur. Üst insan; çoğunun sandığı gibi, kellelerden kuleler kuran, tahakküm eden, ezen vs. bir insan değildir. O, bütün şartların olumsuzluğuna rağmen çabayı, gayreti terk etmeyen, şifa arayan, kendi nefsindeki boşlukları, zayıflıkları gören, bunların üzerinde efendilerin hakimiyet kurmasına da müsaade etmeyen, kendisi olabilen bir insandır. Yani hem kendisine yepyeni bir düzen veren, hem de bunu cemiyette yaşanılır kılmaya çalışan yapıcı, yaratıcı insan. Nietzsche’nin yanıldığı nokta, böyle bir insanı sadece güç istemiyle var edebileceğine inanmış olmasıdır. Çünkü O’nun ümitsizce bahsettiği oluşum, böyle bir gücün kutsanmasıyla meydana gelmişti.
Aslında üst insan bence, Nietzsche’nin farkında olmadan işaret ettiği ‘İnsan-ı kâmil’dir. Ve teşhis doğrudur. Günümüz dünyası ancak insanı kamillarin elinde yenilenebilir, yeniden insanileştirilebilir ve böylece; vahşetten, katliamdan, her tür nifak ve aldatmalardan, kurgulardan, kirlenmelerden arındırılarak yaşanılır bir dünya haline getirilebilir.
Kaçınılan, istenilmeyen günümüz dünyası; her tür şiddetin, terörün, katlin, sömürünün, ötekilemenin, tabiatı tahribin, adaletsizliklerin, acının, bunalımın yaşandığı bir dünyadır. Bunları somutlaştırırsak şöyle bir tablo ile karşılaşırız:’Pew Center on the States’ adlı araştırma kuruluşunun raporuna göre; dünyada hapishanelerde en çok mahkum bulunan ülke ABD’dir. Mahpusların sayısı iki-üç milyonu aşıyor. Çin, Rusya, diğer Avrupa ülkeleri ABD’yi izliyor. Suçlarda korkunç bir artış var. Mesela ABD’de suçlar artık saniyeler içerisinde işlenmekte, bunların önemli bir kısmı ölümle sonuçlanmaktadır. (Her yirmiüç saniyede bir suç, yirmibeş dakikada bir cinayet, altı dakikada bir gasp, soygun, otuz dakikalık bir sürede dokuz civarında kadına tecavüz, doksanbir ağır saldırı, atmışyedi sokak soygunu üçyüz atmışüç evin hırsızlarca soyulması, bir gün içerisinde ikiyüzden fazla öğretmenin saldırıya uğraması, oniki binden fazla öğrencinin dövülmesi vs.). Nisan 1999’da ABD’de Columbina lisesi Bowling salonunda cereyan eden hadiseyi henüz unutmadık. Olayda Eric Haris ve Dyland Klebod adlı öğrenciler oniki öğrenci ve bir öğretmeni öldürmüş, sonra da intihar etmişlerdi. Bunun üzerine ünlü sinemacı Michael Moore, Amerika’nın toplumsal yapısına ve bunun işleyişine dikkatleri çeken bir film yapmıştı: Bowling for Columbine (Benim Cici Silahım). O’na gör terörizmi bu toplumsal yapı üretmektedir. Buna dayalı eğitim-öğretim de fertleri pasifleştirmekte, bunalıma itmekte dolayısıyla saldırganlaştırmaktadır. Bunu okullar ve medya da teşvik etmektedir. Aynı şekilde Alan Parker’ın yönettiği Ayna adlı filmde de; Amerikan eğitimi bir kıyma makinasına benzetilmekte, öğrenciler bundan geçirilmektedir. Bu yüzden Pink Floyd, The Wall adlı albümindeki bir şarkının nakaratını, ‘Artık eğitim istemiyoruz’ diye uyarlamıştı (M.Menteş, Okula Hücum’, Gerçek Hayat, 2003,16-17).
Dünyanın batıyı takip ettiği herkesin malumudur. Eğitimde de bu taklit kesintisiz sürdürülmektedir. Bu yüzden aynı ölçüde olmasa da, batıda cereyan eden olaylar aynıyla dünyanın diğer ülkelerinde de görülür. Ülkemize dönersek aynı problemlerin Türkiye’de de cereyan ettiğine şahit oluruz. Şüphesiz bu ABD yahut AB ülkeleri çapında değildir. Ama temayül bu doğrultudadır. İşte birkaç olay: ‘Profesör annesinin boğazını keserek öldürdü.’3 Cinayet, hukuk fakültesi öğrencisi olan kızı tarafından işlenmişti. Bir diğer hadise ise basında şöyle yer almıştı: ‘Eşi ve altı çocuğunu öldüren baba akıllı çıktı.’4
Hergün belki yüzlercesi cereyan etmekte olan bu olaylardan sadece ikisini daha almakla yetineceğim. İlkinin aktörleri iki üniversite öğrencisi. ‘Çocukları olunca aileleri tarafından evlenme baskısına maruz kalırlar. Onlar evlenmek istemiyorlardı. Kız, zaten bir başkasıyla nişanlanmıştı. Bir süre sonra ailelerine problem halledildi, evlenmemize gerek kalmadı, haberini verdiler. Birisi anne, diğeri de baba olan bu iki insan ciğerparelerini, yani yavrularını küçük parçalara ayırıp barbeküde yakarak bir poşet kül haline getirmişlerdi’(H.Öztürk,’Derin Yara’, Zaman-6 Ocak 2008,18). İkinci olayda failler arasında bir anne var. ‘İki adam iki yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etmekten yakalanıp hakim karşısına çıkarılır. Bebeğin annesi suça ortak olmaktan sanık sandalyesindeki adamlarla beraber oturuyordu’(Agm).
Tüm bu olaylar, ilişkileri en sıcak en tabii olanlar arasında cereyan etmiştir. Vahşetin boyutu gerçekten insanın kanını donduruyor. Çocuklarını pişirenler, onları sapıklara pazarlayanlar anne-babalar! Ve anne-babaları boğazlayanlar, çocuklar, kendi çocukları!
Asıl düşünülmesi gereken insanın, insanlığın kaybettikleridir. Nelerin kaybı insanlığı, çağdaş toplumu böyle bir trajediyle karşı karşıya getirdi! Niçin çağdaş toplumun insanı böyle bir vahşeti işlemekte tereddüt etmemektedir?
Aydınlanmacı aklın inşa ettiği modern insan; Tanrı’dan, tabiattan, fıtrattan kopunca, kendisinin de, insanlığın da kıyameti kopar. Erdemi kaybeden, ruhu, manevi dünyayı, kutsalı, gönlü tanımayan bu insan önce kendini kaybeder. Kendini yani insanlığını kaybeden kişi ise bir ateş topu haline gelir. Hiçbir değer, ilke tanımaz. Kendisi dahil her şeyi tahrip eder. Mesela bilim, böyle bir insanın elinde kazanç vasıtası haline gelir. Sanat, bir propaganda aleti, vahşinin oyuncağı halini alır. Siyaset ikbal hırsına ve şöhret emellerine vesile kılınır. (H.Z.Ülken, Aşk Ahlakı, Ank., 1971, 178-179). Neticede değerli hocam Ülken’in vurguladığı üzere, ‘kimin sırtında fazilet küfesi diye bir yumurta küfesi yoksa o, bütün hakları ve mevkileri elde etti. Kimin içinde bir hayvan zekası belirmişse, bütün kapılar onun için açıldı. (hala açılmaya devam etmektedir N.T). Hakikat aşkına bir hastalık gibi bakıldı. Fazilete dudak büküldü ve ruh asilliği ile alay edildi. Bugünün cemiyeti eski düzeni yıktı ama yerine hiçbir düzen getiremedi’(age,179).
Elbette böyle bir insan kendiliğinden oluşmuş değildir. Bu bir felsefenin, buna dayalı bir yetiştirme sisteminin, bir eğitimin mahsulüdür. Bu yüzden öncelikle bu sistemin, bu eğitimin, buna temel olan eğitim felsefelerinin ele alınması gerekir. Çünkü asıl mesele budur. Yani ferdi ve toplumu şekillendiren çağdaş eğitim felsefeleridir.
Çağdaş Eğitim Felsefeleri
Elbette çağdaş eğitim felsefeleri bütünüyle ele alınmayacaktır.5 Çünkü bu, kitaplık çapta bir konudur. Bu yüzden konunun özüne ilişkin tahliller yapılarak daha ziyade bu felsefelerin eksikliklerine, yetersizliklerine işaret edilecektir.
Çağımız, eğitim açısından Aydınlanmacı aklın çıkarımları, felsefeleriyle şekillenmiştir. Çağdaş eğitim felsefeleri üç ana kaynaktan beslenir. İlki; ferdi önceler. Bu Sofistlerden gelir. İkincisi, toplumu önceler. Bu da kaynağını eski Yunandan, İsparta eğitiminden alır. Üçüncü memba, Hıristiyani eğitim anlayışıdır. Olanca laiklik iddialarına rağmen modern eğitimin şekillenmesinde Hıristiyanlığın etkisi hiçbir zaman göz ardı edilemez. Böylece modern eğitim paradigması, sınai toplumunun dinamikleri de işlenerek, bu kaynaklara katılarak teşekkül ettirilir. İşte çağdaş insan ve toplum bu damarlar yoluyla gelen anlayışlarla, felsefelerle var edilir. Şimdi genel hatları itibarıyla çağdaş eğitim felsefelerinin yetersizlikleri üzerinde duralım.
1-Öncelikle bu eğitim felsefeleri, insanı bütünlüğü içerisinde ele almaz. Daha ziyade onun herhangi bir yönü üzerinde dururlar. Gerçeğin bundan ibaret olduğu iddiasındadırlar. Mesela bunların bazılarına göre,’insan sosyal bir hayvandır’.Bir kısmı onu siyasi, iktisadi, maddi vs. yönleriyle ele alır. Bir diğer bakış açısına göre de,’insan tekamül eden biyolojik bir varlıktır’. Bütün bu görüşlerde insanın bir yönü öncelenir, dolayısıyla onun bütünlüğü ihmal edilir. Böylece insan gerçeği yakalanamaz.
2-Bu felsefeler (modern eğitim felsefeleri) belirli çağların, şartların, çevrelerin ve kültürlerin eseridir. Ama bütün kültürler, şartlar ve çevrelerde geçerli sayılır ve kullanılırlar.
3-Modern eğitim felsefeleri birbiriyle çatışkandır. Bunların bir kısmı ruhçu, maddeci, realist, idealist, faydacı(pragmatist), varoluşçu(existantislist)temellerden hareketle kuruldukları gibi, bazıları da değerleri, sosyal yapıları, geleneği vs. esas alarak inşa edilmişlerdir.
4-Modern eğitim felsefeleri bilgi konusunda oldukça yetersiz ve tarafgirdirler. Çünkü bunların nazarında insan sadece maddi bir nesneden ibarettir. Akılla anlaşılır ve yönetilir. Bu anlaşılma ve yönetilmeye esas olan bilgi de suje-obje ilişkisine dayalı olan bilgidir. Bu bilgi; ölçülebilen, ispat edilebilen, gözleme dayanan duyular yoluyla edinilen bilgidir. Bu yüzden de kabul görür ve meşru addedilir. Bunların dışında gerçeklik alanı düşünülemez. Yani dini bilgi, vahye dayalı bilgi, sezgisel bilgi dikkate alınmaz, meşru görülmez. Böylece vahyi bilginin yani Kitab(Kur’an)’ın, dolayısıyla Allah’ın ve Peygamber’in otoritesi cemiyetten, hayattan, hatta vicdanlardan dışlanır. Beşeri otoritelerin baskısı, zulmü bu yolla yegane otorite olarak kalır ve katmerleşir. Çağdaş adaletsizliklerin temel sebeplerinden biri bu noktada yatar. Çünkü Allah’ın otoritesinin olmadığı mekanlarda, evrende kişisel, grupsal güçler mutlaklaşır, mutlaklaşan güç de baskıyı, kaosu ve zulmü doğurur. Vahiy bilgisi dışlanınca insanın kalbi, gönlü, ruhu dikkate alınmaz. Aşkımız, sevgimiz, acımız, manevi dünyamız böylece yok sayılır. İşte bunalım, kargaşa, insanın vahşi bir yaratık olup çıkması, onun asıl insaniyetinin ihmaliyle, inkarıyla böylece hazırlanır.
5-Tüm bunlarda insanın sadece bir yönü merkezileştirildiğinden, insan parçalanmış böylece onun gerçekliği yakalanamamıştır.
6-Bütün bunların bir sonucu olarak modern eğitim felsefeleri sınıfçıdır, otoriterdir(sanılığı gibi demokratik değillerdir), ayrımcıdır ve dışlayıcıdır. Dolayısıyla bunlara dayalı eğitim anlayışları ve uygulamalarında da eğitim sadece gelişmeyi, ilerlemeyi ve değişmeyi sağlama yönünde bir vasıta olarak kullanılmıştır. Haliyle günümüz trajik insanı ve toplumu bu yolla hazırlanmıştır. Bu yüzden Russell,’bugünkü zulmün ve ayrımın okullarda hazırlandığını vurgular.’ Gandi de modern eğitimi eleştirirken, bu sebepten olacak ki, ‘onun kalbin ve elin kültürünü bilmediğini, kendini sadece kafaya hapsettiğini’ ifade eder.
Modern eğitim felsefeleri çok farklı temellerden kalkmalarına rağmen amaçta birleşirler. Bu tür eğitim felsefelerinin bütün gayeleri, dünyada insana bir yer açmak, bu yeri büyütmek, öyle ki giderek tüm bu dünyaya ve içindekilere sahip olmayı sağlamaktır. Bunun için başkalarının acısı artmış, insanlık, insani olanı kaybetmiş, nihayetinde aşamayacağı problemlerle karşı karşıya kalmıştır.
Elbette eğitim bu değildir. Böyle bir eğitim ve usulü de insani olanı inşa etmekten uzaktır. Öyleyse insani olanı inşa edebilecek bir usule sahip, doğru bir eğitime ihtiyacımız var. Buna, tüm dünya da acilen ihtiyaç duymaktadır.
Doğru Bir Eğitim ve Dayandığı Usul
Bu eğitim her şeyden önce insana, total insana dayanacaktır. Yani insanı bütünlüğü içerisinde kucaklayacak, onun tabiatını, fıtratını çarpıtmayacaktır.
Modern eğitim insan tabiatını çarpıtmış, böylece onu yaralamıştı, bozmuştu. Bu çarpıtma bazen seçkinler, kapital sahipleri, bazen ideolojiler, bazen de sistem, demokrasi, devlet, ırk vs. adına yapıla gelmiştir. Bu olgu çoğu kere en uç noktalara götürülür, toplum kurgulanır, çağdaş otoriteler bir yolla toplum ve insan mühendisliğine soyunup, çıkarları adına sürü yaratmaya koyulurlar. Dolayısıyla çağdaş insan ve toplumun şahsiyet olmasının önü tıkanır. Böylece çağdaş insan ve toplum gücün elinde evrilip çevrilir.
Ne tuhaftır ki, bütün bunların yapıldığı bir dünyada insanın hürriyetinden, özgünlüğünden bahsedilmektedir. Halbuki bu hengamede insanlar, toplumlar kendileri üzerinde düşünememekte, haliyle güçlü bir ben bilincine erememektedirler. Dolayısıyla demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi söylemler sadece bir addan ibaret kalmaktadır. Kaldı ki pek çok çağdaş eğitim felsefecisi, psikoloğu dahi eğitimin bu olmadığını vurgulamış, insanın kendini gerçekleştirme işi olması gerektiğini savunmuşlar, böylece de modern eğitimin bakış açılarının terki üzerinde durmuşlardır.
Bütün bunlar doğru bir eğitimin fıtrata yoğunlaşması, insanı bütünlüğü içerisinde ele alması gerektiğini ortaya kor. Bu, insan tabiatını tanımayı, şahsiyet olmayı, bunun yol ve usullerini geliştirmeyi önceler. Öyleyse insan söz konusu olduğunda, modern eğitim felsefelerinin bilgi anlayışları tahlil edilirken değinildiği üzere, onu sadece tabiat bilimlerinin usulleriyle elde edilen bilgiyle tanıyamayız. Çünkü o bir nesne değildir. İşe böyle bakıldığında insanın anlaşılması mümkün olamayacağı gibi, başka mahzurlarla da karşılaşılacağı muhakkaktır. Mesela adalet tam anlamıyla yerine getirilemez. Şu sebepten dolayı ki, İslam medeniyetinde adalet ‘bir şeyi doğru yerine koymaktır’. Herhangi bir şeyi doğru yerine koymak, onun doğru bilgisine sahip olmayı gerektirir. Herhangi bir şeyin doğru bilgisi, onun bütününün bilgisidir. Bu, insan olunca, onun her iki yönünün bilgisine de vakıf olmayı gerektirir. Halbuki modern anlayışta insan sadece maddi yönüyle insandır. Kalp yönü, ilahi yönü, değerler dünyası yok sayılır. Böylece eksik, yanlış bir idrake göre insan tanımlanır. Eksik idrakten kalkan uygulamalar, yapıp-etmeler isabet edemez, doğruyu bulamaz. Dolayısıyla yanlış ve eksik bilgi yanlış anlamayı, o dahi yanlış tasavvuru doğurur. Yanlış tasavvurlar da adaletsizlikleri, muamelelerde yanlış uygulamaları getirir.
Bütün bunlar, insanlığın doğru bir eğitime vurgulandığı üzere ne kadar muhtaç olduğunu gösterir. Doğru bir eğitim anlayışı fıtrata dayanır, onu merkezileştirir. Öyleyse fıtrat üzerinde durmak gerekir.
Fıtratı Merkezileştiren Eğitim
Fıtrat, eğitim açısından çok önemlidir. Çünkü eğitim, esas itibarıyla yetiştirilecek insana göre kurulur. Nasıl bir insan yetiştirmek istiyorsanız, eğitimi ona göre tanzim etmek zorundasınız. ‘Nasıl bir insan?’sorusu ise bir tasavvuru gerektirir. İnsana, var edilmek istenen insana ait tasavvur, yahut tasavvurlar böylece farklılaşır, çeşitlenir. Temelde bu tasavvurlar ikili bir tasnife tabi tutulabilir: İlkinde insan bir yaratık olarak ele alınır. Böylece onun ilahi bir tasavvurun eseri olduğu ifade edilir. Gerçekte insan ilahi bir tasavvurun eseridir. Buna göre insanın kendine ait bir,’öz’ü,’tabiat’ı,’maya’sı, ‘yaradılış’ı vardır. İnsanı insan yapan bu özdür, tabiattır, yani fıtrattır. Ne zaman ki bu ilahi tasavvur reddedilir, insan bir nesne konumuna indirgenir, o zaman onun ‘tabiat’ı, ‘öz’ü yani fıtratı çarpıtılır, eğilir-bükülür, o zaman insan bozulur. İşte sanayileşmeyle başlayan bu yeni bakış açıları, insanı ilahi bir tasavvurun eseri olarak kabul etmez, ona ilişkin farklı tasavvurlar geliştirir. Tüm bunlara beşeri tasavvurlar diyoruz. Ve beşeri tasavvurlarla insanın gerçeği, fıtratı örtülür. Yani insani olan, fıtri olan örtülür. Bu fıtri olan bizim sevgimizi, aşkımızı, hemcinslerimize olan ilgimizi yani insaniyetimizi ifade eder. Beşeri tasavvurlarla bu temel yönümüz dikkate alınmayınca, farklı modeller geliştirilir, bunların gerçeklikleri üzerinde imale-i fikr edilir. Tüm beşeri tasavvurlarda dolayısıyla modern eğitim felsefelerinde yapılan fıtratı ortaya çıkarma yerine, onu çarpıtma, örtme, farklı kalıplara dökmedir. Böylece insan gerçeği, onun tecelli yolları tıkanır. İşte doğru bir eğitim bu noktada devreye sokulmalı, insanın fıtren getirdikleri ortaya çıkarılarak yetiştirme işine buradan başlanmalıdır. Şimdi konuyu somutlaştırarak tahlilimize devam edelim. Beşeri tasavvurların farklılığından söz edilmişti. Gerçekten bunlar hayli farklıdır ve çoğu defa da birbirine zıttır. Mesela İlkçağ filozoflarından sofist Protagoras (485-420), insan tabiatının göreceliğine inanır. O’na göre her şeyin ölçüsü ferttir, insan tekidir. Sokrates (469-399) buna karşı çıkar. Ahlakiliği önceler, bunu insan tabiatının esası olarak görür. Hatta O, hakikatın insana içkin olduğunu savunur. Eğitimin görevi, bu tohum halinde bulunanı uyandırmaktır, geliştirmektir. Aristoteles (384-322) ise, insan tabiatının akılsallığa dayandığını dolayısıyla mantık ve mizacın eğitimde esas alınabileceğini savunmuştur. Rausseau (1712-1778) esas itibarıyla insan tabiatının iyi olduğunu savunur. Onun, ‘Tanrı’nın elinden çıkan herşey güzeldir’ özdeyişi meşhurdur. Rausseau, tabiat halini müdafaa eder. İnsanın kültürel ortamlarda, suni çevrelerde, rekabet ve hırsların yedeğinde, özel mülkiyetin etkisinde bozulduğunu ifade eder. İnsanı, cemiyet halinden tabiata çeker. Onu arındırarak yeniden inşa etmek ister. Varoluşçu filozoflar fenomenolojik analizlerle insan varlığının, tabiatının iki temel yönelimini ortaya korlar. İnanma ve inanmama. Yani teslimiyet ve inkâr. Olurlama ve başkaldırı. Batı felsefesinde insan tabiatına ilişkin bu farklı tasavvurlar, İslam düşüncesinde de geçerlidir. Ne var ki Müslüman düşünürler fıtratı ilahi bir öz, yaratılış olarak alırlar. Mesela Gazali (1058-1111) yaratılıştaki farklılığa dikkat çeker. Bazı insanların yaratılışlarının mükemmel olduğunu, bunların eğitimi kabul edip kolayca gelişebildiklerini; bazılarının ise yaratılışlarının bu ölçüde yetkin olmadığını ve bunların gelişmeyi, eğitimi kolay kabul etmediklerini vurgular. O, bu hususu daha çok nefse dayanma, nefsin isteklerine karşı duramamada görür. Bu yüzden nefis, kötülüklerin kaynakları açısından terbiye edilmelidir. O’na göre insan en iyi bir yapıda yaratılmıştır, onu bu yapı, fıtrat üzere eğitmek gerekir. Bu açıdan da insanları dörtlü bir tasnife tabi tutar: İlki; yaratılışı, fıtratı saf-temiz olanlardır. Bunlar, doğru-yanlış ayrımını yaparlar, kötülüğe pek meyil etmezler. Bunların eğitimleri kolaydır. İkinci grup; doğru-yanlışı bilir, buna rağmen yanlışı huy edinir, onu yapar. Bunların eğitimleri diğerlerinden zordur ama mümkündür. Diğer iki gruptakiler kötülüğü iyilik olarak bilirler, yaptıkları kötülüklerle öğünürler. Bunların ıslahları çok zordur. Gazali bunlar için şu özdeyişi getirir.’İhtiyarın riyazeti zor, kurdun terbiyesi ise azaptır.’ Gazali eğitimde; kalbi, kalp dünyasını merkeze alır, onun arındırılmasını şart koşar. Arınmanın iki cephesi vardır. Biri iç, diğeri dış. İnsan bu cephelerden gelen etkilerle bozulur. Bütün mesele bu etkilenimleri doğruya çekip dengede tutabilmektir. Bu sağlandığında, Gazali’nin insan için düşündüğü (en yüksek iyiye) yani ‘marifetullah’a’ ulaşma imkanı doğar. Böylece insan her iki dünyada da saadete kavuşur. (N.Tozlu, İnsandan Devlete Eğitim, Ank.,2003, 170-179).
Farabi(870-950), insanın yaradılışının gayesini tespite hayli önem verir. Asında selefleri olan Platon ve Aristoteles de aynı konu üzerinde durmuşlardır. Bu manada Farabi onların bir takipçisidir. O’na göre, insanın yaradılış gayesi mutluluğu temindir. Bu amaç Farabi’de eğitimi tayin eder. Çünkü O eğitimi insan tabiatına bağlar. O’na göre, bu tabiat bütün fertlerde farklıdır (zihni, fiziki ve tabii eğilimler). Farabi’ye göre, insan bu yaradılış amacını bilmeli, bunu, hayatının gayesi haline getirmeli ve ona göre hareket etmelidir. Farabi, insanın kendi başına mutluluğa ulaşmasının zor olduğunu düşünür. Çünkü mutluluk erdemlilik ve kendi başına yeterliliktir. Halbuki fert için kendi başına yeterlilik söz konusu olamaz. Bu, ancak toplumla, devletle mümkündür. Dolayısıyla devlet yönetimi, siyaset, ferdin erdemli olup olmamasını da tayin eder. İnsan mutluluk bilgisini de kolayca elde edemez. İnsanlar bu açıdan rehbere ihtiyaç duyarlar. Ayrıca öğretilenlerin uygulanma keyfiyeti de; bir öğreticiyi, rehberi zaruri kılar. Farabi, eğitim ile öğretimi (talim, terbiye) ayırır. Eğitim milletlerde ve şehirlerde ahlaki faziletlerin, ilimlerin ve sanatların oluşturulması yöntemi; öğretim ise nazari olgunluğa ulaştırmaktır.(M.M.Şerif, İslam DüşüncesiTarihi, çev: M.Armağan, İst. 1990,338). Farabi, insanın kendini geliştirmesini, nefsini terbiye etmiş olmasını gerekli görür. Metodu, iki temel özellik arzeder. İlki ikna, diğeri zorlamadır. Zorlama daha ziyade isyankâr, itaatsiz, dikkafalı olanlar içindir. Milletlerin terbiyecisi, öğretmeni devlet başkanıdır.
Her ne olursa olsun neticede Farabi insanların bütün güçleriyle dünyaya bağlanmalarını, böyle bir hayat sürmelerini olurlamaz (S.H.Nasr, Üç Müslüman Bilge, çev: A.Ünal, İst. 1985,27)
Denilebilir ki bir filozof olarak Farabi’nin yanıldığı temel husus, Kitab’ı ve Sünnet’i, yani İslami anlayışı Yunan felsefesine göre yorumlamış olmasıdır.
Mevlana (1207-1273)’ya gelince, O’nda da insan merkezdedir. İnsanı işlemek, geliştirmek, içten dışa doğru şekillendirmek esastır. O, bunu Anadolu’nun Moğollar tarafından işgal edildiği, çöküşe doğru gittiği bir dönemde yapar. Çünkü; yeniden dirilme, var olma ancak insanın dirilmesiyle, içten donanımıyla mümkündür. Böylece insan yeniden kendine gelip, büyük sorumluluğunu yüklenebilecektir. Tarih boyunca tüm büyük düşünürlerin, ahlak kahramanlarının yaptığı budur. Öncelikle insanı, değerler dünyasını, toplumu diriltmek. Problemlerini, dertlerini gündeme getirmek, tartışmak, sorgulamak ve çözüm için yeni yollar göstermektir. ‘Platon’un Devlet’ine bakın, burada tartıştığı bütün problemler Atina kentinin problemleridir. Amacı bunları çözmektir. Platon bir Yunanlıdır. Yani kendi kültürünün insanıdır. O, toplumu nasıl yönetelim ki, onu bütün dertlerinden kurtaralım diye düşünmüştür.’(A.İnam, ‘İnanmanın Felsefi Boyutu’, Felsefe Dünyası, Mart 1994, 5-20)
Mevlana, dergâhta gönüllere hükmederken, birbirine bağlarken aynı zamanda onları duyarlı kılıyor, yoğun bir bilinçlilik de kazandırıyordu. Mevlana, insanın kendini gerçekleştirmesini, özünü ortaya koymasını, şahsiyet kazanmasını amaçlar. Bu da ancak arınmakla, nefisten gelen hırs, öfke, kin, şehvet, garaz vs. gibi saptırıcıları engellemekle, onlara yenik düşmemekle sağlanabilir. Bu yüzden O, insanın nefsini bilmesini, tanımasını dolayısıyla kendini ona karşı korumasını merkezileştirir. Bu elbette çok zordur. Ancak zor mesele başarılmadıkça gerçek insan, etkin insan olma imkanı yoktur. Mevlana, nefsin kara suyuyla havuzumuzun sürekli bulandığını, sürekli olarak heva ve heveslerimizle cevherimizin, özümüzün örtüldüğünü vurgular. Tüm bunların bütün güzellikleri çirkinleştirdiğini ifade eden Mevlana, çareyi nefsin dişlerinin sökülmesinde, zehrinin, iğnelerinin çıkarılıp atılmasında görür. O’na göre, bu başarılmadıkça insanoğlu asla emniyette olamaz. Ve emniyetin sağlanmasını, yani güzel insan yetiştirmeyi Mevlana terbiyede, eğitimde görür. Ve yegane çare terbiyeyi aşka oturtmaktır. Aşk ateşinde pişmedikçe insanoğlunun bu tehlikelerden kurtulması gayri kabildir.
Denilebilir ki Mevlana, fıtratın, özün temiz olduğuna, ancak nefsin aşırı istekleriyle örtüldüğüne dikkat çeker. Bunun her halükarda temizlenmesi gerektiğini düşünür. Temizlenmeyi aşkta görür.
Tüm baştan beri yapılan tahlil, artık günümüz dünyasının problemlerinin modernist bakış açılarıyla, felsefelerle, onlara dayalı eğitim sistemleriyle çözülmeyeceğini gösterir. Çünkü bunlar ne savaşları, ne sömürüyü, ne sefaleti, ne de nükleer tehlikeyi dolayısıyla yeryüzünün ve uzayın kirlenmesini durdurabildi. Böylece bu anlayış daha sanayileşmenin başında koyduğu insanlığı mutluluğa ulaştırma amacına da ulaşamadı. Neticede Summerhill’in yazarı Neill’in vurguladığı üzere, insanlığın derdine, çıkmazına; Sokratlar, (Hz.) İsalar, Freudler, Darwinler, Papalar ve piskoposlar (yani batı medeniyeti) bir çare bulamadılar (A.S.Neill,Bir Eğitim Mucizesi, çev: D.Nalbantoğlu,İst. 1990,13).
Şu halde bütün bunların dibinde insanın tahribi, onun yanlış anlaşılması, ilahi bir tasavvurun eseri olduğunun inkarı yatmaktadır. Farklı beşeri tasavvurlar adına oluşturulan bakış açılarına dayalı insanın, gerçek insan olarak kabul edilerek bu doğrultuda icrai faaliyette bulunulması yatmaktadır. Dolayısıyla insanın fıtratının, özünün örtülmesi asıl problemi doğurmaktadır. O, objelerden bir obje değildir. İnsandır. İnsan demek, ne Aristoteles’in Sosyal Hayvan’ı, ne Sokrat’ın Bilge İnsan’ı, ne Rönesans’ın ferdiyetçi, laik, pozitivist insanı’, ne Locke’un anlayışında şekillenen ‘Başkalarının Kurdu’, ne de çağdaş dünyayı beyninin en ince damarlarına kadar sömüren modernist insandır. İnsan olmak, yaradılış üzere olmaktır. Allah’a kul olmaktır. Fıtratın gürleştirilip geliştirilmesidir. Varlıkla birlikteliktir. Çünkü varlığın özü sevgidir. Biz sevgide var oluruz, sevgiyle var oluruz. Yeniden insanın kodu, yani insanileşmesinin yolu, usulü güç değil, buna dayalı ezme, dışlama, sömürme, katletme değil; birlikte olma, acıya ortak olma, duyarlı olma yani sevgidir. Öyleyse şimdi doğru bir eğitimin, fıtri bir eğitimin usulüne, sevgiye dönelim.
Doğru-Fıtri Bir Eğitimin Usulü Olarak Sevgi
İş bu vücut şehrine
Bir dem giresim gelir
İçindeki sultanın
Yüzün göresim gelir.
Yunus Emre
Eskiler, ‘usulsüzlük, vusulsüzlüktür.’ derlermiş. Yani isabet etme dereceniz usulünüzün yeterliliğine bağlıdır. Bu dahi takip edilen yola, sahip olunan araçlara ve tekniklere ve dahası incelenen konu, obje yahut meseleye ilişkin anlama derinliğine göre değişir. Bu bakımdan bilimsel, fenomenolojik, felsefi, mantıki, sosyolojik, sezgisel vs. gibi pek çok metot ve teknikten bahsedilir. Aslında yöntem önemli ölçüde devrin zihniyetine bağlıdır. Çünkü eşyaya, tabiata, şeylere ve insana bakış, bunları anlayış devre ait zihniyetten ayrı düşünülemez. Mesela mitolojk zihniyetin hakim olduğu bir devirde tabiat, şeyler, insan farklı anlaşılmış, dini bakışın öncelendiği dönemlerde ise daha farklı anlaşılmıştır. Çağımızda bilimsel zihniyet açısından tüm evrene bakıldığından, gerçeğe ulaşmanın yegane yolu bilimsel yöntem olarak kabul edilmiştir. İnsan da buna göre ele alınmış, baştan beri yaptığımız tahlilde de görüldüğü üzere, o sadece et ve kemikten ibaret addedilmiş böylece bugünkü kaosla, trajediyle karşılaşılmıştır. Nasıl İlkçağlarda kölelik, Ortaçağlarda skolastik zihniyet ezik, çarpık, şahsiyetsiz, silik, gölge insanı yetiştirmişse; günümüzün teknolojik zihniyeti de tam anlamıyla şefkatsiz, acımasız, maneviyatsız, materyalist insanı yetiştirmiştir. Bu yüzden insanı anlamamız, onu bütünlüğü içerisinde ele almamız gerekiyor. Haliyle metodumuzun özü sevgi olacaktır. Çünkü sevgi, varlığın özüdür. Tüm varlık bu özden yaratılmıştır. Ve sevginin kaynağı Allah’tır. Bunun için kapsayıcıdır, dirilticidir, var edicidir. Kur’an’da sevgi; muhabbet, meveddet (dostluk), ülfet terimleriyle ifade edilir. En çok kullanılan ‘hubb’ kökünden türetilen terimlerdir. Hubb, sevgi anlamına geldiği gibi; çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına da gelir. Dolayısıyla sevginin, var oluşun özü, tohumu, çekirdeği (yukarda ifade edildiği üzere) olduğu söylenebilir (M. İslamoğlu, Yürek Devleti, İst. 2006, 72). Aynı bakış açısı Yunus’ta da görülür. O’na göre de, bütün varlığın ve oluşun özü aşktır. Varlığın özünde aşk vardır. Tanrı aşktır. Yaradılış aşktır. İnsan aşktır. İnsanın bütün duyguları aşktır… Kısacası her şeyin özü aşktır ve her şey aşkın eseridir (E. Koç, ‘Platon ve Yunus Emre Düşüncesinde Aşk’,Felsefe Dünyası, S. 32, 2002/2,37-47).
Öyleyse bu çekirdeğin yeşertilip büyütülmesi için bir yerlere ekilmesi gerekir. Bu tohumun, çekirdeğin ekilebileceği en verimli toprak yürektir. Bütün mesele burada düğümlenmektedir. Çünkü her tohum her toprakta, her iklimde yetişmez. Kendine has şartlar ister. Sevgi tohumunun da yetişmesi için bu şartların oluşturulması ve her şeyden önce ekilecek kalplerin bütünü yabancı otlardan temizlenmesi gerekir (İslamoğlu). Halbuki baştan beri yapılan tahlilde, değil kalbin temizlenmesi, onun hiç hesaba katılmadığı, reddedildiği açıktır. Elbette kalbin reddedildiği bir anlayışın sevgiden, aşktan bahsetmesi abes olur. Öyleyse çağdaş sevgileri, aşkları nereye koyacağız? Bunlar şüphesiz gerçek sevgiler, aşklar değillerdir. Çıkar ilişkilerine, nefsin isteklerine dayalı gelip-geçici heveslerdir. Samimi değillerdir. Gerçek aşk, sevgi Allah içindir, karşılıksızdır. Çünkü sevgi, varlığın kaynağıdır. Bugünkü yalnızlık, sevgisizlik, yabancılık dolayısıyla hayata küsme asıl kaynakla olan irtibatın kesilmesi sonucudur. Kalplerin katılaşması, duyarsızlaşması, daha doğrusu taşlaşması sevginin kaynağının kapatılması, yok sayılmasıyladır. Öyleyse bu kalplerin, yeniden sevgiyi üretebilecek hale getirilmeleri gerekir. Bu, insanın yeniden kendine gelmesi, dirilmesi, insanileşmesi demektir. Bunun için tek çare kalplerin arındırılması, ayrık otlarının temizlenip; yerine sevginin, aşkın ekilmesidir. Söz konusu yabancı otlar; kinlerdir, garazlardır, düşmanlıklardır, ayrımcılıklardır, her tür sapkınlıklardır vs. Bunların yerine sevgi tohumları ekilmelidir. Bunun için çağdaş Ferhatlar, şairin ifade ettiği gibi; kazmaları kayalara değil, kalplere vurmalılar. Niyazi Mısri de bugünün Ferhat’ının kendisi olduğunu, illa da Şirin’e varması gerektiğini hedefler. Bunun için kendinden çıkan yolları çoğaltır. Her yönden sefer etmedikçe Şirin’e varılamayacağını bilir. Dörtlük şöyle:
Ferhat bugün ben oldum
Varlık dağını deldim
Şirinim’e varmaya
Her canibim yol oldu.
Herkesin şirini içindedir. İçine doğru derinleşmedikçe, kalbi safi kılmadıkça ona ulaşılamaz. Kalp saflaşınca, onda taht kuran yalancı sultanlar, kinler, istekler, hırslar, mal-mülk hakimiyeti vs. yerini gerçek sultana, sevgiye bırakır. Böylece insan; sahte tanrılara kul olmaktan kurtulur, gerçek kul olur, Allah’ın kulu. İşte Yunuslar’ın, Mevlanalar’ın, Hacı Bektaşlar’ın yaptıkları budur. Tüm tasavvufun gerçeğinde de bu yapılır. Kalbi saflaştırmak, temizleyip arındırmak; aşkladır, sevgiyledir. İnsan fıtraten temiz, arınmış, can suyuyla doldurulmuş bir öze, kalbe sahiptir. Bunu çeşitli vesveseler, meşgaleler, bütünüyle dünyaya sahip olma hırsı, sapkınlıklar vs. bozar, örter, yerini çalılıklar, dikenlikler, yabani otlarla doldurur. Yani kötülükler, bozulma sonradan olmadır. Bu manada çağdaş beşeri tasavvurlar (bu tahlilde anlatıldığı üzere) da bu bozulmanın yaygın, güçlü bir boyutunu oluşturur.
Bu cangılı ancak aşk ateşi temizler, yakar ve arındırır. İnsanı yaradılışındaki temizliğe, safiyete kavuşturur. Aslında İslam dini de bir sevgi, bir aşk, bir arınma, aslına kavuşma yoludur. Hz. Peygamber de bunu öğretmiştir. Düşünebiliyor musunuz, bu güzel Peygamber; Cennet’i imana, hakiki iman etmeyi de sevgiye bağlamaktadır. O kutlu söz şöyle: ‘İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız’. Bunu perçinleyen, diğer taraftan tamamlayan, kinin, düşmanlığın sökülüp atılmasını emreden bir diğer kutlu söz ise; ‘Kini olanın dini yoktur’ sözüdür. Halbuki bu dinden kendini azade kılınca T. Fikret ‘dinim kinimdir’ diyordu. Gerçi bu sadece T.Fikret’e has değil. Sevgiden, aşktan, sevginin kaynağından uzaklaşan, onunla irtibatını kesen her insanın, her oluşumun, her düşüncenin başına gelebilecek bir durumdur. Nitekim bugün çağdaş dünya böyle bir durumu yaşamaktadır.
Bütün bunlar bizi insanı yeniden insani olana, sevgiye aşka çekmemizi, onun kalbine yoğunlaşmamızı, eğitimi modern paradigmalar yerine insanlığın özüne, fıtrata oturtmamızı ihtar etmektedir. Çünkü arınmış bir kalp insandan başlayarak Allah’a kadar açılır ve sevgiyle dolup taşar. Böyle bir kalpte de sevgiden başka bir şey üremez. Mevlana bunu talim ettirir. İnsanı özüne, kendine yanık hale getirir. Onu sevgiye, aşka yani kendine uyandırır. Diriltir. Onu canındaki cana katar. Canla uyandırır. Aynen Yunus’un dediği gibi,’canlar canını’bulmaya, aşkın sahibine yanmaya hazırlar. Böyle olunca artık tahakküm, ezme, sömürme akla bile gelmez, canlar incitilmez ve ‘yetmişiki millete kul’ olunur.
Eğitimin bundan başka bir amacı olabilir mi? Ve eğitim, canla dirilen bir insanı var etmede daha ince, daha etkin ve geçerli bir usule sahip olabilir mi? Çağımız buna dönmedikçe; kaostan, bunalımdan kurtulamaz. Çünkü insanı, güzel insanı var etmenin, insanı kendine ve başkalarına duyarlı kılmanın başka yolu yoktur. Yoktur; çünkü bugünkü acımasız, duyarsız, başkasının kurdu olan vahşiden; şefkatli, duyarlı, sevgi yüklü bir adamı, aşk adamını çıkarma mümkün değildir. Bunu ancak kalp ustaları yapar. Mevlanalar, Yunuslar yapar. Bu kültürün içinde yoğrulan canlar yapar. Bu bakımdan Mevlana olmuş, kemale ermiş insanla değil, ham ama böyle bir niyeti taşıyan, olma yolunda olan insanla uğraşır. Yani bakırdan altın çıkarmaya çalışır. Bu tam da vahşiden aşk adamını çıkarmadır. O, ibadetin dahi böyle bir aşkla, sevgiyle, çabayla yapılmasını ister. Bu yüzden ‘gözyaşıyla abdest aldığında, namazın da ateşli olur’ der. Öztürk’e göre, Massignon’a, koca bir ömrü Hallac araştırmalarına hasrettiren, Hallac’ın aşkın zirvesini dillendiren şu beytidir:’İki rekat namazla da Allah’a varılır, elverir ki abdestini kanla al!’(Y.N.Öztürk, Mevlana ve İnsan,İst.1992).
Mevlana’ya göre, ancak böyle bir insan gerçekten yaşıyordur. Çünkü Hakk’ı görüyordur. Hakk’ı görmedikçe insandan kalan zahiri, dünyevi kuru bir toprak parçasıdır. (Yani modernistlerin insan dediği şey). Göz Mevlana için bu yüzden insanın tek kıymetli parçasıdır (A.Schimmel, Cavidname, İst. 1958, 41).
Şu halde eğitim insanı, içindeki sultanı görecek kadar sevginin boy atacağı iklimi var etmektir. Eğitim buna odaklanmalıdır. Bir kere bu iklim sağlandı mı; sevginin coşacağı, insanı kuşatacağı, toplumu saracağı açıktır. Böyle bir durumda sevgiden gayri, başka hiçbir yıkıcı-bozucu duygu ve düşünce etkin olamaz. Çünkü gelişme imkanı kalmamıştır. Öğretmenliğin abidevi anlamı da budur. Yani sevgiyle yaklaşmadır. Dahası ilahi ışığı duyma ve duyurmadır. Tıpkı Aliya’nın ifade ettiği gibi,’Yeryüzünün öğretmeni olmak için, gökyüzünün öğrencisi olmak’tır’. Bu sevgide var olmayı, bunu yaşamayı gerektir. Çağımızda her şey kavrama indirgendiği gibi, sevgi de sözde-kavramda kalmış, gerçeği yaşanmamıştır. Yaşandığında gerçekten harikalar yaratır. Tarihte en yetkin insan örneklerinde görüldüğü üzere ateşi gül bahçesine çevirir (Hz. İbrahim), insanı ‘EnelHak’ sırrına aşina kılar, Hakk’a o derece yaklaştırır ki, nerdeyse sınır kaybolur, kimin kim olduğu karışır( H.Mansur). Böyle bir sevgi işlenip geliştirildiğinde bunun soluğu tüm fertleri, toplumu sarar, herkese, her yere sirayet eder ve bütün kötülükleri yakıp kül eder. Yanlış anlamaları, çekişmeleri ortadan kaldırır. Çünkü sevgi, öyle bir derinliğe sahiptir ki; aynı derecede başkasında var olmayı ve onu kavrayıp anlamayı da getirir. Eğitim, ancak böyle bir bakış açısıyla yapıldığında gerçek anlamına kavuşur. Çünkü o artık eğip-bükme, kıyma makinasından geçirme, aptallaştırma, sürü var etme, gücün kontrolünde insan ve toplum mühendisliğini gerçekleştirme, ulus devletin manivelası olma, başkaları tarafından bir araç olarak kullanılma gibi pek çok yanlış anlayış ve felsefenin kurbanı olmayacaktır. İnsanın onur ve sorumluluğunu yerine getirmesi için, onu yeniden var edecek, sevgide diriltecek misyonu yüklenecektir.
Bütün bunlar yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir dünya demektir. Bu, bizlerin omuzlarında yükselecektir. Yeter ki yüz elli yıllık bir taklitçiliği terk edelim. Batıya daha derinden, dengeli bir şekilde bakmasını bilelim. Onun üzerinde düşünelim. Ama, ona teşne olan, gaflet içinde, her tür kötülüğü, hainliği işleyen, dahası tüm bunları iyilik olarak, yurtseverlik olarak taktim edenlerin şerrinden de emin olacak projeler üretelim. Böylece kötülüğü hep başkalarına yüklemeyelim, olup-bitenlerde kendi payımızı görebilelim. Artık eğitimde, başka dünyaları sürekli aktarmak gafletinden vazgeçelim. Sevginin var ettiği bir kültür dünyasını hem içerik hem de usul olarak alıp, dünyanın da beklediği insan ve toplum modelini oluşturmada geç kalmayalım.
Sonuç
Kişi, bugünkü dünyada neredeyse kulluk bilincini yitirmiştir. İnsan, bu açıdan ya Allah’a kul olur, yahut başkalarına. Yaradılış amacımız her hal ve şartta bu bilinci taşımamızı gerektirir. Çünkü bu bilinç yitirildiğinde arkasından gelecek felaketlerin ne hesabı ne de kontrolü mümkündür. Bugünkü modern dünyanın karşı karşıya kaldığı problem budur. İnsanın bir araç haline getirilişi, hürriyet-insan hakları, demokrasi vs. gibi kavramların arkasında insanın istismarı ve köleleştirilişidir. Elbette insan sadece bir ‘homo economicus’, bir üreten ve tüketen olarak anlaşılır, çıkar ilişkilerine indirgenirse böyle bir durumla karşılaşılır. Nitekim Garaudy, ‘batılı insanın bundan başka bir şey olmadığını, Rönesans’tan beri bireyselliği ve doymak bilmez iştahasıyla kapitalizmin insan modelinin bu olduğunu vurgular.
Şimdi bu temel olguyu irdelemek herkesin borcudur. Çünkü bir dünyada ve birlikte yaşıyoruz. Bu dünyayı yaşanılır kılmak zorundayız. İnsanı yeniden Allah’a, dolayısıyla eşyaya, tabiata, hemcinslerine dost haline getirmedikçe yaşanılır bir dünyanın kurulması da mümkün görünmüyor. Bunu Batı başaramadı, başaramaz. Her ne kadar bu sonuç önemli ölçüde onun eseriyse de, bunda Müslümanların payının olmadığı da söylenemez. Öyleyse Müslümanların bu kırılmada, kaosta, insanın şeyleşmesindeki payları da irdelenmeli, mercek altına alınmalıdır. Bu pay, görmezlikten gelinecek, bir kenara atılacak - itilecek gibi değildir. Çünkü Müslümanlar bu olguyu daha başlangıcında anlamalıydılar. Nietzsche, anlıyor, tehlikeye işaret ediyor ama, başka bir medeniyetin düşünürü, alimi yani Müslüman alim, düşünür böyle bir feraseti gösteremiyor. Halbuki ferasetli olması gerekenler Müslümanlar değil mi? Alimimiz, düşünürümüz bu feraseti gösteremediği gibi hala ne olup bittiğini de anlayabilmiş değildir. Bugün dahi bu üstünkörü bakış, bu nüfuz edememe devam etmektedir. Bu kadar da değil. Müslümanlar; kendilerini, kendi dünyalarını da aynı, üstünkörü anlayışla ele aldıklarından onu dahi hakkıyla anlamış değillerdir. Bu yüzden kendi hakikatlerini terk ederler. Aslında hakikatin terki ona ihanettir. Bu aymazlık, ufuksuzluk, yani dinin hakikatini anlayamama hala sürüyor. Hala Müslümanlar; grupçuluk, klikçilik, particilik, cemaatçilik, tarikatçılık girdabında boğulup gitmektedirler. Sevgiyi, kardeşliği tekeline alma, birilerine tahsis etme, diğerlerini dışlama İslami açıdan hesabı verilebilecek bir tavır mıdır? Gerçek olan kişileri, insanları şucu yahut bucu oldukları için değil; kul oldukları, insan oldukları için sevmek değil midir? Dahası ‘Allah için sevmek’ bu değilse başka nedir? Bunu, bu çağda Müslümanlar yapmayacaksa, yapamayacaksa başka ne zaman yapacaklardır?
Sevgi indirgendiğinde, sınırlandırıldığında, kişilere gruplara vs. has kılındığında kaybolur. Çünkü onun kaynağı Allah’tır ve bu yüzden tüm insanlara, eşyaya, varlığa şamildir. ‘Sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım’ hadis-i şerifinin sırrı budur. Haliyle gönlümüzü ‘yetmiş iki millete’ açmak, onları, dertlerini dert edinmek zorundayız. İnsanı kurtarmanın, bir medeniyeti yeniden inşa ve ihya etmenin başka yolu yoktur. Şahsi hesaplarla, çıkarlarla, İslam’ı, gruplara, kişilere, nefse dayalı isteklere indirgemekle, kapalı, dar, ufuksuz bakış açılarıyla bu başarılamaz.
Bu, bize bir hesap içimde olmamızı, kaybettiğimiz kulluk bilincini yeniden kazanmamızı, nihayetinde tüm bunları başarmamızı yükler. Kulluk bilinci, hesap şuuru ancak arınmayla, arınarak, fıtrata, yaradılıştaki öze ulaşmakla sağlanabilir. Yunus’un amaçladığı gibi, ‘içimizdeki sultanı’ görecek kadar kendimize yoğunlaşarak, böylece kat kat iç ve dış etkilerle katmerleşen, özümüzü örten kir-pas tabakalarını soyup atarak başarılabilir. Bütün mesele bu hedefe ulaşmada yatmaktadır. Çünkü bu başarıldığında insanlığı diriltecek olan insan-ı kamil hayat bulmuş olacaktır. Böylece kendimizden kalkarak oluşturulan bu yetkin örnek tüm dünyada takip edilip özümsenecektir. Haliyle bunalımlı dünya, kendini bu örneğe göre sorgulayacak dolayısıyla yeniden dirilmenin ve insani olana dönmenin yolu açılmış olacaktır. Bu, Nietzsche’nin öngörüsünün yani Batı’nın yeni değerler oluşturma mecburiyetinin de gerçekleşmesi demektir.
Böyle bir algı bize; insan-ı kamil yetiştirme bağlamında eğitimimizi felsefe, içerik ve metot açısından yenilemeyi bir sorumluluk olarak yükler. Sevgiyi, Allah sevgisini hem içerik hem de usül olarak merkezileştirmemizi, bir medeniyet algısı olarak onunla dirilmemizi getirir. Buna yoğunlaştığımızda; hem yüzyıllardır batıyı taklit ederek, onun yanlışını gerçek diye algılayarak, uygulayarak onu yüreklendirmiş olmanın bedelini ödemiş, hem de kendi hakikatimize ki bu tüm zamanların ve mekanların da hakikatidir, dönmenin erdemini yaşamış olacağız. Bunu ihmal etmenin veya görmezlikten gelmenin sorumluğundan kurtulmak mümkün değildir. Bu yüzden ilgilileri, yönetenleri, eğitim sistemini idareyle görevli olanları ve ehl-i dili bunu görmeye, buna eğilmeye davet ediyorum. Bu araştırma bu anlamda bütünüyle bir çağrıdır.
*Emekli Öğretim Üyesi (Eğitim Felsefesi Prof.)
1-Geniş bilgi için bak: N.Tozlu, ‘Bir Medeniyet Analizi...’, Eğitim Felsefesi Üzerine Makaleler,Ank.,2003,175-189/ ‘Çağımızda Durum’, age, 79-88/ ‘Amerikalılar’ın Tipik Bir Günü’, Eğitim Problemlerimiz Üzerine Düşünceler, Ank., 2003, 11-20/ ‘Çağımız Cemiyetinin Belirgin Özellikleri’, İnsandan Devlete Eğitim, Ank., 2003, 96-102.
2-Bilindiği gibi değerli düşünürümüz S.A.Arvasi’nin de aynı adı taşıyan bir eseri vardır.
3-Zaman (25 Mart 2008).
4-Zaman (28 Mart 2008)
5-Ayrıntılı bilgi için bak: N.Tozlu, Eğitim Felsefesi Üzerine Makaleler, Ank.2003 / İnsandan Devlete Eğitim Ank.2003 / K.G.Saiyidain, İkbal’in Eğitim Felsefesi, Çev.N.Tozlu Ank.2003/ Eğitim Felsefesi İst.1997.
