Ne Mutlu İman Edenlere
Huzursuzluk hiçbir fert ve toplumun kaderi değildir. Rabbimiz dünya ve ahirette huzur isteyene huzur, huzursuzluk isteyene de huzursuzluk verir. Fert ve toplum olarak her halimiz kendi isteğimiz ve kazancımızdır. Rabbinden kopan insan o kadar şaşkınlaşır ki; huzuru başkalarının huzursuzluğunda aramaya başlar. O zaman da insanlar birbirinin kurdu olup huzuru yiyip yok ederler.
Huzur; kalp, kafa ve vücut rahatlığı olarak tarif edilir. Ruh ve bedenden müteşekkil insan, ne sırf ruhi, ne de sırf bedeni rahatlıkla huzura kavuşabilir. Hem ruhun hem de bedenin birlikte huzura kavuşması gerekir. Bununla birlikte ruhun huzuru bedenin huzurundan önce gelir. Ruh gerçek huzuru bulunca beden de ona tabi olur. Ruh huzur bulmadan insanın huzur bulması mümkün değildir. Ruh da ancak Rabbiyle, Rabbinden gelenle huzur bulur.
Rabbimiz’in “Kuru bir çamurdan şekillenmiş kara balçıktan yarattık” (Hicr 26) buyurduğu ve yine “Ona şekil verdiğim ve ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr 29) buyurduğu insan; Rabbinden bir nefhayı kendinde bulundurmaktadır. Turabi beden turabi nimetlerle sükûn ve huzura kavuşurken, ilahi ruh ancak rabbiyle ve rabbinden gelenle huzura kavuşabilir. Bunun yolu da ihlâslı bir iman ve gereği olan sâlih amellerdir.
Ferdî Huzur
Kişi, bir çok insanın elde edemediği noktalara ulaşır ama içinde yine bir eksiklik vardır. Mal-makam, statü, saygı her şeyi elde eder ama hala bir eksiklik vardır. İçe döner, bunalımlardan bunalımlara geçer. Her şeyi elde etmiş ama asıl aradığı o huzuru bulamamıştır. Bunun adı da “Modern insanın çaresizliği” olmuştur.
İnsanoğlu, yaratılışından bu gününe kadar hep huzur aramış, huzur rüyaları görmüş ve bunu elde emek için nice gayret ve çabalara girmiştir. Kimi zaman onu maddi bollukta, kimi zaman çok çalışmakta, kimi zaman sınırsız hürriyette, bazen de geniş teknolojik imkanlara sahip olmada ve konforda, kimi zaman da yeme-içme ve cinsi arzularını tatminde görerek hayatını bunları elde etmeye adamıştır. Günümüz insanı, huzuru maddeci ve naturalist bir pencereden bakarak aramaya başlar, bunun için çabalar, gayret eder.
Karnı doyarsa ve güvende olursa huzurlu olacaktır. Bu olur, bu seferde sosyal bir statüye erişirse huzuru bulacaktır. Bu da olur, yeterli mi hayır. Bir eli yağda bir eli balda iken, hayatın diğer lezzetlerini elde ederse huzuru yakalayacaktır. Bir çok insanın elde edemediği noktalara ulaşır ama içinde yine bir eksiklik vardır. Mal-makam, statü, saygı her şeyi elde eder ama hala bir eksiklik vardır. İçe döner, bunalımlardan bunalımlara geçer. Her şeyi elde etmiş ama asıl aradığı o huzuru bulamamıştır. Bunun adı da “Modern insanın çaresizliği” olmuştur.
Huzur Medeniyeti
Öncelikle bazı kavramlara yüklenilen anlamlara açıklık getirmemiz gerekir. Kültür, teknik ve medeniyet kelimelerine yüklenilen kavramsal anlamlar birbiriyle ilişkili olmasına rağmen, en çok karıştırılan kelimelerdir. Çeşitli dönem ve devirlerde son dere farklı anlamlar yüklendiği görülmektedir. Biz bu yazımızda bu kelimelere atfedilen farklı anlamları tartışma konusu yapmayacağız. Kültür; toplum yelpazesinde yer alan başta din olmak üzere aile, örf-adet, değer yargıları, hazları, elemleri ve acıları… v.b, insanın manevi yanını içine aldığı gibi, yine bu yanlarıyla da ilişkili olan üretim, tüketim, giyim-kuşam tarzları gibi maddi yanlarını da içerisine alır. Bu belirlemeyle beraber kültür, hem medeniyete hem de teknolojiye kaynaklık yapar. Medeniyet kavramına yanlış değerlendirmeler izafe edilmiştir. Örneğin: teknolojik ürünleri kullananlar medenî olarak değerlendirilmiştir. Yani buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi.. gibi aletleri kullananlara medeni olarak bakılmıştır. Bu aletler, insan hayatını kolaylaştıran, rahatlatan alet ve ekipmanlardır. Kültürün istenmeyen meyvesi olarak da adlandırılır. Medeniyet kavramının kendisi olarak ele alınamaz. Kültüre ilişkin olarak gelişirler, vücut bulurlar, milletlerden milletlere göre aynı işlevi görmesine rağmen kültür farklılıklarına göre ayrıcalık gösterirler. Örneğin: amerikan otomobiliyle Japonya’nın ürettiği otomobiller aynı işlevi görmesine ve amaca yönelik olmasına karşın birbirinden ayrı görünüşe sahiptir. Bu, iki milletin farklı kültürlere sahip olmasındandır. Başka bir deyişle teknolojinin ülkelere göre; aynı fonksiyonlara sahip alet ve ekipmanlara nitelik kazandırması kültürdür. Kısaca kültürel farklılıklar Alman teknolojisinde, Japon teknolojisinde… Bahsetmeyi gerekli kılar. Bu nedenle kültür teknolojinin şekillenmesinde önemli etmenlerden biridir.
Ailede Huzur
İnsan, sosyal bir varlık olarak yaratılmıştır. Varlığını birliktelikler oluşturarak korumaya çalışan insanoğlunun oluşturduğu en önemli birliktelik ailesidir.
İnsan, sosyal hayatın en önemli kavramlarını ailesi içinde hem öğrenir hem de o kavramları yaşayarak hayatiyet kazandırır. Dünyaya gelmeden canlılar dünyasının en sihirli kavramıyla yani sevgi ile yoğrulmaya başlar. Hem sevilir hem de çevresinde sevgi çemberi oluşturur. Bebek dünyaya geldiği günden itibaren ailenin bütün fertleri bebeği hayata hazırlama sorumluluğunu yüklenirler.Bir kadının ilmek ilmek dantelini işlediği gibi bebek de hayata hazırlanacaktır. O’na yaşanılan toplumun kültürü öğretilecek, paylaşmanın gerekliliği ve güzelliği anlatılacak ve en az bunlar kadar önemli olan dini değerler kazandırılacaktır.Aslında aile, insanoğlunun hayat mektebidir. Bu mektep huzur dolu ise fertler, kendini ve rabbini bilen, öz güvene sahip, kişilikli insanlar olarak toplumda yerini alacaklardır.
ÖNCE KULLUK
Zariyat 56: “Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
Kalıcı Maneviyat, Geçici Maddiyata Kurban Edilmemeli” Prof. Dr. Abdülkerim Bahadır ile mülakat
— İlkadım: Huzur denince ne anlamamız gerekiyor?
— Prof. Dr. Bahadır: En genel anlamıyla huzur, insanın iç dünyasıyla dış dünyasının ahenkli uyumu olarak tanımlanabilir. Kuşkusuz bu uyumu ortaya çıkaran ve gelişmesini sağlayan belirli ölçüler ve değerler söz konusudur. Büyük ölçüde dini-manevi temellere sahip bu ölçü ve değerler, huzurun kalitesini ve sürekliliğini belirler. Buna göre insan, kişiliğinin ahlaki yönünü temsil eden karakterini geliştirebildiği ölçüde huzurlu olabilir.
Özellikle 20. yy.da ortaya çıkan ve hayatın tüm yönlerini derinden etkileyen ekonomik, sosyal ve kültürel değişmeler, bireysel ve toplumsal hayatı karmaşaya, belirsizliğe ve çözümsüzlüğe sürükleyecek hızlı gelişmelere yol açmıştır. Böyle bir ortamda huzur arayan insan, çağın en temel problemiyle yüz yüze gelmiştir: Anlamsızlık. Modernitenin huzur bulma ya da artırma adına sunduğu her türlü imkâna karşın insanların büyük bir çoğunluğu, ruhlarını içten içe kemiren anlamsızlık duygusundan kurtulamamaktadır.
— İlkadım: Ferdi anlamda huzurlu olmanın yolları neler olabilir?
— Prof. Dr. Bahadır: Ferdi hayat açısından ele alındığı takdirde huzurun temel koşullarından birisi, insanın yaşadığı hayatı anlamlı bulması; tüm sıkıntı, imkânsızlık ve sınırlılıklara rağmen hayatı yaşamaya değer kabul etmesidir. Bu bağlamda huzur, her şeyden önce bireyin kendisiyle, fiziksel ve sosyal çevresiyle, nihai anlamda da yüce yaratıcısıyla barışık olmasını; kendisi ve kendisi dışındakilerle uyumlu ilişkiler geliştirmesini zorunlu kılar.
Noel & Karnaval
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve
fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan
kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide: 90)
Yukarıdaki ayeti kerimeyi iyi anlayabilmek için; İblisin geçen yüz yıllarda ehli kitaba neler yaptırdığını, onları nasıl aldattığını iyi bilmeliyiz. İnsanlık olarak ebedi düşmanımızın zehrini ikinci kez tatmamalıyız.
Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlığın yayıldığı yıllarda putperestlikten kalma, yasak tanımayan, tümü günahkârlık olan şeytani eğlenceler vardı. Hıristiyanlığın temsilcisi olan kilise, bu eğlenceleri toptan yok saymak yerine, günahkârlığa bürünmüş bu eğlenceleri, dinin ritüelleri arasına yerleştirerek toplumun muhalefetini hafifletici bir yol tuttu.
Hıristiyan topluluklar ibadetle şeytanın yolu olan işret eğlencelerini birleştirmeye, önce yeni yıl (noel) kutlamalarıyla başladı. Bu eğlenceler 3 günlük bir programdı. Aralık ayın 31’inde insanlar masalarını donatacak ve yeni yılın gelişini yiyip içerek kutlayacak, 1 Ocak gününü ibadete ayıracak, 2 Ocak günü ise, evde dinlenerek geçirilecekti. Ancak, süreç içerisinde bu 3 gün yetersiz kaldı. İşler de tam burada kontrolden çıktı. Sonunda ibadet günleri diye bilinen günler, karnavallarla karşılanmaya başlandı ama karnavallara olan coşku ve katılım ibadetlere yansımadı.
Hz. Peygamber'in (sallalahu aleyhi ve sellem) Rüyası
Semûre İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sık sık: “Sizden bir rüya gören yok mu?” diye sorardı. Görenler de, O’na Allah’ın dilediği kadar anlatırlardı. Bir sabah bize yine sordu: “Sizden bir rüya gören yok mu?”
Kendisine: “Bizden kimse bir şey görmedi!” dediler. Bunun üzerine:
“Ama ben gördüm.” dedi ve anlattı:
“Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp, ‘haydi yürü!’ dediler. Yürüdüm. Yatan bir adamın yanına geldik. Yanında biri, elinde bir kaya olduğu halde başucunda duruyordu. Bu kayayı adamın başına indirip onunla başını yarıyordu. Taş da sağa sola yuvarlanıp gidiyordu. Adam taşı tekrar alıyordu. Başı iyileştikten sonra tekrar indiriyor, önceki yaptıklarını aynen yeniliyordu. Beni getirenlere:
— Sübhânallah! Nedir bu? Dedim. Dinlemeyip:
— Yürü! Yürü! Dediler. Yürüdük, sırtüstü uzanmış birinin yanına geldik. Bunun da yanında, elinde demir kancalar bulunan biri duruyordu. Adamın bir yüzüne çengeli takıp yüzünün yarısını, burnu, gözü dâhil enseye kadar soyuyordu. Sonra öbür tarafına geçip, aynı şekilde diğer yüzünün derisini de ensesine kadar soyuyordu. Yüz derileri iyileşince tekrar önce yaptıklarını yapmaya başlıyordu. Ben burada da:
Allah’ın Hükmüne Razı Olmak-1
Mü’minim diyen, müslümanım diyen herkes Allah’ın hükmüne razı olmakla mükelleftir. Eğer kul Allah’ın (cc) hükmüne razı olmaz, onu reddederse mü’min olmanın, müslüman olmanın sınırlarından taşar, çıkar gider. Allah’ın (cc) hükmüne razı olmak bir mü’minin en belirgin özelliklerinden biridir. Çünkü mü’min Allah’a (cc) ve Allah’ın (cc) hükmüne teslim olan insandır.
Değerli mü’minler, Allah (cc) Bakara Suresi 216. ayette mealen şöyle buyuruyor:
“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Rabbimiz, siz belki bir şeyi hoş bulmazsınız ama o sizin için hayırlı olabilir, bir başka şeyi de sevebilirsiniz ama o şey sizin için kötü olabilir. Doğrusunu Allah (cc) bilir, siz bilemezsiniz buyuruyor. Evet, insanlar bazen hoşlanmadığı şeyler başına geldiği zaman feryat eder. Mearic suresi 17. ayette Rabbimiz insan için:
“Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.” buyuruyor.
Giyside Edep
Kadınların pantolon giymesinin dindeki yeri nedir?
Giyim ve kuşamda sadelik, temizlik, tavsiye edilir. Elbisenin vücudun hatlarını belli etmemesini ve vücudun içini göstermemesi gereklidir. Çünkü her Müslüman için avret mahallini örtecek, kendisini soğuktan sıcaktan koruyacak miktar elbise farzdır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem: “Erkeklerden kadınlara benzeyenlere ve kadınlardan erkeklere benzeyenlere lanet etti.” buyuruyor.
Kadın ve erkekler için giysinin şekli, tarzı, usulü, modeli, çarşaf ve peçe gibi şeyler dinen emredilmez. Giysilerde mevsimlerin, ülkelerin, yörelerin, örf ve adetlerin tesiri vardır ve mümkündür. Dinen mümin erkek ve kadınların dikkat etmeleri gereken şartlar vardır. Şöyle ki; setr-i avret denilen yerlerin örtülmesi farzdır. Setr-i avret insan vücudunda başkası tarafından görülmesi ayıp ya da günah sayılan yerlerdir.
Avret yerlerinin namazda olduğu gibi namaz dışında da örtülmesi ve başkalarına gösterilmemesi gerekir.
Mutluluk Ve Huzura Götüren Bir Yoldur Eğitim. Ama...
Huzur, tarihin ilk dönemlerinden itibaren bütün insanların aradığı ve peşinden koştuğu olgulardan biridir. Buna göre insanlığın temel amaçlarından birinin, huzura ulaşmak olduğu söylenebilir. Bu nedenledir ki insanı ve insan yaşamını düzenleyen sistemlerin her biri, insana huzur getireceği hipotezi üzerine kurulmuştur. Yapı ve içerik olarak birçok farklılıkları içeren bu sistemlerin ortak noktalarından biri, insanlığa huzur getirebileceği belirli reçetelerinin olması ve belirli vasıtaları kullanmayı esas almalarıdır. Adı her ne olursa olsun tarih boyunca bu sistemlerin kullandıkları temel vasıtaların başında “eğitim”in geldiği söylenebilir. İnsanların ve insanlardan oluşan toplumun eğitime olan ihtiyacı, eğitime bu denli önem verilmiş olmasını haklı çıkarmaktadır.
Doğumla birlikte bütün insanlar; biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik vb. farklı boyutları olan farklı bir yaşama uyum sağlama sorunu ile yüzleşmektedirler. Bu sorunları aşabilmek için gerekli bilgi ve becerileri edinmeye muhtaçtırlar. İnsanlar, bu ihtiyaçlarını giderebildikleri ölçüde mutluluğu ve huzuru yakalayabilmektedirler. Bu ihtiyaçlarını giderebilmeleri ise başlı başına bir eğitim sorunudur. Nihayetinde bizzat eğitimin (öğrenme) kendisi de insanlar için temel ihtiyaçlardan biri olarak kabul edilmektedir. Buna göre eğitimin, insanların mutlu ve huzurlu bir yaşam sürebilmeleri açısından önemli bir gereklilik olduğu söylenebilir.
Huzur Veren Sanat Hüsnü Hat
Yazı manasına gelen hat, İslamiyet sayesinde sanat payesine ulaşmış, çizenlere ve bakanlara huzur veren ruhanî bir sanat olmuştur. Hat sanatı ancak İslam harfleri ile yapılabilir. İslam harflerine Arap harfleri demek her ne kadar menşeini göstermesi bakımından düşünülse bile uygun bir isimlendirme değildir. Çünkü bu sanatın gelişmesine kavmi unsurlar değil dinî saikler vesile olmuştur. Bu sanat yüce Kur’ân-ı Kerim’i güzel yazma gayretinin bir mahsulü olup, farklı kavimlere mensup pek çok müslümanın katkısı ile vücut bulmuştur. İslam coğrafyasının tamamına yakınında yüzyıllar boyu kullanılmış ve sürekli geliştirilmiştir.
İslam’ın ilk yıllarında Mekke ve Medine’de kullanılan iki çeşit yazı vardı. Birisi Nebat yazısından gelen ve Şamî diye isimlendirilen yuvarlak yazı, diğeri de köşeli aletlerle çizilen, abide yazısı olarak kullanılan köşeli Ma’kılî yazısı. Mahmud Bedreddin Yazır’ın “Kalem Güzeli” eserinde belirttiğine göre Kur’ân ayetlerini yazmak için başlangıçta Ma’kılî yazı tercih edilmiş, fakat onun köşeli olmasının el ile yazarken verdiği zorluk sebebiyle bu yazıya diğer Şamî yazının yuvarlaklık unsurları da katılarak yeni bir yazı türü vücuda getirilmiştir. Mensub denilen bu yazıyı Hz. Ali ıslah etmiştir. Hz. Ömer zamanında Kûfe’de kurulan Kur’ân-ı Kerim’i yazma heyeti bu yazıyla yazdıkları için Mensub denilen yazı Kufî olarak isimlendirilmiştir. Bu sebeple Hz. Ali, Kufî yazının kurucusu olarak kabul edilir. İlk Kur’ân nüshalarının yazıldığı Kufî yazıdan çıkarılan diğer yazı çeşitleri, asırlar içerisinde gelişmiş ve çeşitlenmiş. İlk 5 asır içerisinde gelişen ve Aklam-ı Sitte (6 Kalem) olarak isimlendirilen Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhani, Tevki, Rikaa hatlarını etkileyici bir estetik üslupla ortaya koyan kişi, son Abbasi hükümdarı Mutasım’ın kölesi olan Yakut-ı Mutasımî’dir. Onun uslubunu Süleymaniye Caminin hattatı olan Ahmed Karahisarî doruk noktaya çıkarmıştır. Fakat Karahisarî’den önce gelen Amasyalı Şeyh Hamdullah, Sultan II. Beyazıt’ın teşvikiyle Yakut-ı Mutasımi’nin eserleri üzerinde çalışarak öyle mükemmel bir tarz geliştirmiştir ki artık Yakut-ı Mutasımî’nin üslûbu kullanılmaz olmuş, Karahisari’den sonra da büsbütün terk edilmişti. Artık “Kur’ân, Mekke-Medine’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” darbı meselinin söylenmeye başladığı asırlara gelinmiştir. 17. asırda Hafız Osman, Aklam-ı Sittedeki hatlar için öyle bir üslup geliştirdi, yazıya öyle sıcak bir görünüm kazandırdı ki artık Şeyh Hamdullah’ın üslûbu da geride kaldı.
Kâmil Miras
Neyin nasıl olacağının bilinmediği, kaosun hâkim olduğu Kurtuluş Savaşı dönemi, bilinmezler yumağı olarak milletin önünde duruyordu. Nitekim mensubu ve bireyi olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Bin bir mihnet ve sıkıntıyla meydana gelen genç Türkiye farklı bir belirsizlik yaşamaya başladı.
Bir taraftan miras olarak taşıdığı koca bir Osmanlı’nın manevi yükü, diğer taraftan; ondan kurtulup nasıl ve nereye yöneleceği kısmen belirlenmiş bir başka rota.
Dönemin baskın anlayışının da milliyetçilik olduğunu düşünürsek, kurucu elitin işinin çok kolay olmadığı bir dönem.
29 Ekim 1923 Cuma
Böyle bir atmosferde Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.B.M.M)’nin açılmasına karar verilir. 28 Ekim 1923 Perşembe günü açılması istenen meclis, mübarek Cuma günü açılsın anlayışından hareketle 29 Ekim 1923’te Kur’an hatmi ve -en muteber hadis kitaplarından biri olan- Buhari’nin okunmasının yanı sıra dualarla açılır.
Sesinizi Değil Sözünüzü Yükseltin!
“Latif’e latif gerek” demişler. Sözü de övmüşler dili de övmüşler. ”İnsanda bir dil iki kulak vardır. Bir söyle iki dinle” gibi dinlemeyi ön plana çıkaranlar, sözün değerinin kendisiyle anlaşılırlığını, muhtevasının değeri kadar sözün söyleniş şeklinin ehemmiyetini ifade etmek istemişlerdir. Söz vardır “lakırdıdır”.Söz vardır ”kelamdır”. Vahiy de kelamdır. Sözün değer kazanması onun güzelleştirilmesiyle ilgilidir. Sözün güzel olmazsa, onun ne değeri olur ki. Demiş ya Necip Fazıl Kısakürek şiir petek ve baldır. Balsız petek tatsız, yenmesi işkence, petek olmadan da bal olmaz. Belâgat demişler. Beliğ demişler, güzel söz için. Sözlerin en güzeli kelama, vahye de belâgatın en güzeli, zirvesi demek bir ”hal” tespiti olur.
Demiş ki Beethoven: ”Kalbimdekini dışarı dökmek için yaşıyorum.” Kalbi de, beyni de dolu olanlar boşaltsınlar dışarıya. Sözün güzeliyle, sözün özüyle...
“ Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Bal ile yağ ide bir söz “
Tabiki Büyükler Bilir!
Biz böyle değildik… Bize bir şeyler oldu…Bize bir şeyler oldu… Şairin dediği gibi;
“Bize bir nazar oldu.
Cumamız Pazar oldu.
Bize ne oldu ise
Hep azar azar oldu”
Biz böyle değildik. Bizi biz yapan değerlerimiz vardı. Unuttuk onları.. veya unutturdular.. Neyi kaybettiğimizin bile farkında değil çoğumuz. Neyi arıyoruz? Niçin arıyoruz? Neyi kaybettiğimizin farkında olmayan, bulduğunu anlıya bilir mi?
Neleri kaybettiğimizin fihristini yazacak olsak, ofset matbaaların kağıt ihtiyacını karşılayamayız.
Her şeyi hoyratça harcadık….İsraf inancımız da “haram” dı.
Oysa biz, çok müsrif bir toplum olduk… İnadına bir israf yarışına girdik.
Neleri israf etmedik!
En başta insan israfı...
Yusuf İle Züleyha
Divan edebiyatında birçok şairin mesnevilerine de konu olan bir aşk öyküsü. Yüce Rabbimizin nefisle mücadelenin nasıl olması gerektiğini en ince detaylarına kadar anlattığı Yusuf suresine Kuran-ı Kerim´de "Kıssaların en güzeli "diye isim verilmiştir. Yusuf sûresinde 98 âyet (4-101 arası), Yusuf Peygamber´in ibretli hayat hikâyesinden söz eder.
Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Mum ile Pervane gibi bir çok aşk hikayesinden farklı olarak Kurân'da işlenmiş olması Yusuf ile Züleyha kıssasını diğerlerinden üstün kılmaktadır. Bu hüzün dolu, aşk dolu, ihtiras dolu kıssanın bir diğer yönü hikayeden öte, gerçeğin ta kendisi olmasıdır. Yusuf (as.)'un peygamberlik sınavıdır. Ne mubarek bir aşktır! Bundan öte aşk, bundan öte çile olur mu!?
En güzel hikaye, en derin aşk, en yakıcı hasret... İnsanoğluna bahşedilen tüm duyguların armonisi... Billur şişelerde saklı mana, efsaneyle gerçeğin kaynaşması... Kutsal kitapta yer bulan kutsi aşk...Yusuf ile Züleyha. Önceden duymamış olmanızın mümkün olmayacağını düşündüğüm bu müthiş hikayeyi, bir de Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden okumanızda fayda vardır diye düşünüyorum...
Buna göre Yusuf Peygamber´in on bir erkek kardeşi vardır. Olağanüstü bir güzelliğe sahip olan HzYusuf, babası tarafından çok sevilmektedir. Onu kıskanan kardeşleri gezinti için kıra götürürler ve kuyuya atarlar. Hz. Yusuf’u öldürme planı yaparlarken babalarına ne söyleyeceklerini bir türlü akıl edemezler. Yusuf’u kırda gezdirmek istediklerini Yakub(as.)’a söylediklerinde babaları “Onunla ilgilenmezsiniz de kurt yer.” diyerek onlara ipucu vermiştir. Daha sonra babalarına kanlı elbiselerini gösterip, onu kurdun yediğini söylerler. Tefsirin beyanına göre Yakub (as.) Yusuf’u Allaha emanet etmediği için 30 yıl hasretini çekmiş ve muhabbetinden gözleri ama olmuştu.
Hoş Bir Seda Bırakmak
Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) insanlar karşısında nasıl bir tavır takınmıştır?
“Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyuran mahzûn peygamber, derin mesuliyet duyguları içindeydi. Bu duygular onu vazifeden vazifeye koşan bir görev insanı haline getirmişti. Allah’a (celle celaluhu) kendisine, insanlara ve diğer varlıklara karşı sorumluluklarının icabını yerine getirirken nasıl bir ruh halini yaşıyordu? Beğendiği ve beğenmediği hallerde nasıl bir aksü-l amel (tepki) gösteriyordu? O şanlı Rasul hangi ruh hali ile icra-yı faaliyet eyliyordu ki “yaşama sevincini”, dengesini, dostça duygularını sürdürebiliyordu?
Bu mülahazalara binaen, mevcutlara ilaveten daha güzel, daha teferruatlandırılmış, ayrıntıya daha fazla inilmiş şemail kitaplarına çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum.
Mademki O’dur bizim rehberimiz. Mademki Allah’ı sevenler O’nu numune-i imtisal ederek Allah celle celaluhu tarafından sevilme mertebesine yükseleceklerdir.
Nitelikli İnsan
Kıymetli okuyucularımız. Bu ay İlkadım Kitaplığımıza kişisel gelişim alanında belki de en kapsamlı kitap olarak değerlendirebileceğimiz bir kitabı, Münir Arıkan’ın kaleme aldığı Nitelikli İnsan isimli eseri tanıyacağız.
Günümüzde gençlerimizin en çok rağbet ettiği alanlardan biri olan hem de bu kadar çok eserin olduğu bir ortamda böyle bir eser bizlere doğru bilgilere ulaştırıyor. Kişisel gelişim kitaplarını incelediğimizde-özellikle ilk zamanlarda çıkan eserleri- yazarlarının hep yabancılar olduğunu görüyoruz. Bize ait olmayan bazı değerleri bizlere yıllarca bu eserlerle anlattılar. Ama son yıllarda bizim de bu işi yapabileceğimizi hatta bu işin aslında bizim yapmamız gerektiğini öğrendik. Çünkü bizler dini inancı ve tarihi itibariyle kişisel gelişlimin temellerini oluşturan unsurların bizde olduğunu gördük. ( Tasavvufi kültürümüz bunun en güzel örneğidir.) Günümüz Müslümanlarının dağınıklıktan kurtulmaları ve hayatlarına bir çeki düzen verebilmeleri için mükemmel bir eser. (Neden böyle yazdığımızı kitabı okuyunca anlayacaksınız.)
Sermaye
“Zamanın değerini bilen, hayatın da anlamını öğrenmiş demektir.” Kime ait olduğunu hatırlayamadığım ve fakat çok etkileyici bir söz. Çünkü hayat zamandan ibarettir. Zamanını nasıl geçiriyorsan ya da tüketiyorsan hayatını da aynen öyle tüketiyorsun demektir. Ne yapıyorsun? sorusuna zaman geçiriyoruz cevabının verilmesi, aynı zamanda hayatı geçiriyoruz ya da hayatı boşa geçiriyoruz cümlesiyle ne kadar da paralel oluyor.
Bir seneyi daha geride bırakırken acep kiramen katibin bizim defteri nasıl doldurdu? Sorusu zihnimizi tırmalıyor. Kalp ne alemde? Manevi fırsatlar değerlendirilebildi mi? Dilimiz ne kadar hayır konuştu? Konuşurken ihlasımız ne durumdaydı? Takva sahibi olmak için gayret var mı? Bütün bu sorular daha dikkatli yaşamak için.
Hazret-i Ömer buyurur: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruşma için hazırlık yapın. Ahiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiş olanlar için hafif ve kolay olacaktır.”
Sobaya Veda
Daha aklım ermeye başlar başlamaz, bütün ailemizin paylaştığı tek odamızda, senin ninenle tanışmıştım. Alınma ey soba ama ninenin boyu posu yerinde değildi. Henüz makyaj bilmiyordu. Biraz garibandı. Fakirdi. Evlad-iyali, yani boruları ince ve dar idi. Henüz koyu renkli değillerdi. Ninen de senin gibi emaye, parlak koyu kahverengi değildi. O zamanlar, hırdavatçılarda açık kül rengi soba boyası satılırdı. Soba ve borularını yılda bir defa bu boya ile boyardık. Buna rağmen üstü başı pek muntazam değildi. Üst kapağı üzerine pek yapışmıyordu. İçerisine aldığı saman ve talaşı yakarken pek iştahlı olur, üstten ve ön kısmından dumanlarla birlikte küçük alevler fışkırırdı. Tezek yakarken hiç iştah kalmaz, alev çıkarmayı beceremez; tıslar dururdu. Samanları ne zaman küle çevirdiğini anlayamazdık. Senin nineni samana doymayan ineklere benzetirdim. Isınırdık, tekrar üşümeye başlardık. Çünkü “yalıtım” denilen bir kelime tedavülde değildi. Bu sebeple, sobamızın yanı başındaki naylon çuvaldan, saman ilavesi yapılırdı. Biraz önce nar gibi kızarmış halini seyreden büyüklerimiz, bir tarafımız yanabilir diye, senin aç ninene yemek verme işini bize münasip görmezlerdi. Kendileri, daha ziyade de annelerimiz bu işi yatmadan önce birkaç defa yaparlardı. Sabah kalktığımızda üzerimizdeki yorganlar bir tarafa kaymış olursa vay halimize! Her tarafımız kulunç olurdu. Benim bedenimin ve gönlümün ısındığı ilk sobada, köyde yaşamamıza rağmen, saman dışında arada birde, kayısı ve yabani iğde odunlarından yakabilirdik. Bunların dışında, bir de gazel (ağaç yaprakları) has yakıtlarımız arasında olurdu.
