Kıymetli Okuyucu

Çok Değerli Okuyucularımız.
Müslümanlar kardeştir. “Muhakkak ki mü’minler kardeştir.” buyruğunun gereği kardeştir. Müslüman’ın kanı, malı, canı diğer Müslüman’a haramdır. Bunlara kast etmek ya da bunları gasp etmek büyük günahtır. Had cezası gerektirir.
Müslümanlar kardeştir. Barışta da savaşta da kardeştir. Birbirinden şüphe etmez. Bilir ki Müslüman emindir. Ondan canına, malına, namusuna, ırzına, şerefine… bir zarar gelmez. Ondandır ki arkasını verdiği Müslüman’dan şüphelenmez.
Müslümanlar kardeştir. Onlar birbirlerine köstek değil destek olurlar. Ahîlik’te, Lonca teşkilatında ticaret ve zanaattaki kardeşliği destek olayı dayanışmayı görürüz.
Müslümanlar kardeştir. İyi günde de, kötü günde de maddî manevî desteklerle zarurette olanlar kurtarılır. Çünkü Müslümanlar kardeştir.
İMAN KARDEŞLİĞİ
İMAN KARDEŞLİĞİ
“Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.”(Hucurat, 10)
“Müslüman, Müslümanın kardeşidir.”(Buhari, Müslim, Tirmizi)
Allah Tealaya inanıp, ondan gelen her şeyi kabul edip, o doğrultuda hareket edenler kardeştir. Bu kardeşliğin formülü ilahî ve nebevî öğretide mevcuttur. Bu kardeşliği samimi olarak yaşayıp tadını çıkarmak isteyenler, Allah ve Rasulüne kulak vermelidir. Hakki iman kardeşliği öyle bir kardeşlik ki, ne kavim, ne kabile, ne bölge, ne renk, ne de dil farklılıkları bu kardeşliğe zarar veremez, vermemelidir. Kişinin bunlarda önceliği hangisine ise kardeşliği onadır. Kavmini, kabilesini, dilini, rengini ön planda tutanların kardeşliği onlaradır. İmanını ön planda tutanların kardeşliği de hakiki iman kardeşliğidir. Rabbimizin lütuf ve ihsanıyla bu kardeşliği tesis edebilenler, İhlâs ve samimiyeti, diğergamlığı, dostluk ve yardımlaşmayı aralarında tesis etmiş olurlar. Bu kardeşliğe iman zayiinden ve zafiyetinden başka hiçbir şey zarar veremez. İman kardeşliği hayalî bir kardeşlik değildir. Rabbimizin yardımı ile bizzat Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin ensar ve muhaciri ashap yaparak gerçekleştirdiği iman kardeşliğidir.
AYDINLIĞIN ÜZERİNE ÇÖKEN ZİFİRİ KARANLIK: ŞUUBİYYE
AYDINLIĞIN ÜZERİNE ÇÖKEN ZİFİRİ KARANLIK: ŞUUBİYYE
İslam Dininin İlk Dönemlerinde Şuubiyye
Şuubiyye, kabilecilik ve ırkçılık sözcükleri aynı öze sahiptir. Terim olarak “üyeleri ortak bir soy altında birleşen bir toplum” anlamına gelir. Bu kavramlar, bir kimsenin baba ve anne tarafından akrabalarını içerir. Bu akrabalık bağı, içerik bakımından “akrabalarını, çoğunlukla kabilesini, haklı olsun veya olmasın her konuda müdafaa etmeye hazır olması ve kabile fertlerinin, “gerek kendi mal ve mülklerini korumak ve başkalarının mal ve mülklerini zapt etmek için, bir söz üzerine derhal birleşmesi” demektir. Açıkçası, kan ve nesep yoluyla bağlılık olan kabilecilik, asabiyet veya şuubiyye özde, “bizim en kötümüz, başkalarının en iyisinden daha iyidir” veya kendi iç ve dışı ile de "ben ve kardeşim amcaoğluma karşıyız, ben bu amcaoğlu da yabancıya karşıyız" mantığı ile hareketin adıdır. Hülasa, sırf kan bağı ile hem kendi içinde, hem de dışındaki kabileler ve sülalelerle özden yoksun bir çekişme, didişme, kavga, öldürme ve savaşın adıdır. Kuru bir yarışın, kendi soy ve sopunun başkaları üzerinde hâkimiyetini sağlama hareketidir.
KARDEŞLİK SİYASETİ
KARDEŞLİK SİYASETİ
İnsan eşzamanlı olarak hem biyolojik hem de sosyal bir varlıktır. Eğer kendisi için hiyerarşik değil zamansal bir sıralama yapmak gerekirse; insanın hayata gelmesiyle sosyal boyutu biyolojik yönünü takip eder. İlk bakışta bu ifade çelişkili gibi görünse de hepimizin fark edeceği üzere en temel ve yaşamsal addedeceğimiz biyolojik ihtiyaçlarımızı doğumumuzdan itibaren sosyal bir çevre sağlar bize. Elbette bunun en çok hissedildiği bebeklik dönemidir ve mutlak derecede başkalarına olan ihtiyacımız had safhadadır. Bu sadece bebeklik döneminde kendi yaşamımızı tek başımıza sürdürememizden çok daha fazlasını ifade etmektedir zira kıdemlilik/yaşlılık/ihtiyarlık diye adlandırdığımız dönemde veya özürlü olmamız durumunda da başkalarına olan ihtiyacımız belirginleşir. Dahası insan olarak kendimize yetemediğimizden yekdiğerimizin ihtiyaçlarını ancak bir araya gelerek dayanışma içinde nihayetlendirebiliriz. Bebeklik dönemindeki mutlak ihtiyaç hali, zamanla büyüyen bireyin kendi bedeni üzerindeki artan tasarrufuyla azalma gösterse de yok olmaz.
SULTAN II. ABDÜLHAMİT’İN DOĞU POLİTİKASI
SULTAN II. ABDÜLHAMİT’İN DOĞU POLİTİKASI
Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıktığı yıllar gerek Osmanlı Devleti ve gerekse de İslam Âlemi için en zor yıllara ve karanlık bir döneme tekabül eder. Zira bu dönemde Avrupa devletleri kendi aralarında dünyayı sömürmek için kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdi ve bu mücadeleden en çok zarar gören millet ve devletler arasında, Müslüman halklar ve Osmanlı Devleti bulunmaktaydı. Osmanlı Devletinin sahip olduğu topraklar gerek stratejik önem ve gerekse de hammadde ve doğal kaynaklar bakımından müstevli Batılıların iştahını cezbetmekteydi. Batılılar Osmanlı Devleti’ni parçalama siyasetine ‘Şark Meselesi’ adını vererek iki yoldan hem içten ve hem de dıştan Osmanlı’yı yıkmayı planlamışlardı.
İÇTİMAİ YAPIMIZIN TEMEL TAŞLARI BİRLİK, BERABERLİK ve KARDEŞLİK RUHU
İÇTİMAİ YAPIMIZIN TEMEL TAŞLARI BİRLİK, BERABERLİK ve KARDEŞLİK RUHU
Tarih, geleceğe yön veren ve ışık tutan bir geçmiştir. Eğer tarih sadece geçmiş olayların bir kronolojisi olsa idi onu okumamızın ve olayları hatırlamamızın hiçbir faydası olmazdı. O halde tarih kuru kuruya bir nakil olmamalıdır. Çünkü olayların kendi başına hiçbir anlamı yoktur. Eğer tarihi okuyup onu yorumlayarak gerekli ibret alınıp yeterli tedbirler yerine getirilseydi, benzer sebeplerin doğurduğu birçok benzer olaylar meydana gelmeyecekti. O halde yarın başarılı olmak istiyorsak, dünden ibret alıp bugünden gerekli tedbirleri yerine getirmeliyiz.
Nevşehir Milletvekili EBUBEKİR GİZLİGİDER ile Söyleşi
NEVŞEHİR MİLLETVEKİLİ EBUBEKİR GİZLİGİDER İLE SÖYLEŞİ
İLKADIM: Sayın vekilim, bugün Doğu ve Batı halkları arasında makas gittikçe açılıyor ve sorunlar büyüyor. Ulus devlet sürecinde evrensel İslam kardeşliği ciddi aşınmalara maruz kaldı. Hükümetin son yapmaya çalıştığı projede halkların kardeşliği sizce sağlanabilecek mi?
EBUBEKİR GİZLİGİDER: Doğu ve Batı’dan kastınız Türkiye’nin doğusu ile batısı ise; bana göre Doğuya verilen önem, teşvikler, yatırımlar bu dönemdeki kadar kuvvetli olmamıştı hiç. Örneğin son teşvik paketine göre, doğuya yatırım yaparsanız (6. bölge) devlet sizden SGK primi istemiyor mesela, yine girdiler diğer bölgelere göre çok daha az. Tabi ki bunların hepsinin olabilmesi için ilk şart güvenlik ve istikrardır. İşte bu yüzden hükümetimizin son dönemde bütün riskleri alarak ortaya koyduğu çözüm sürecinin başarıya ulaşması gerekir. Bu sadece ekonomik yaklaşma değil, sosyal ve kültürel bir yaklaşma da olacaktır. Esasen zaten kardeş olan halklar, arasındaki münafıkları devre dışı bırakmaya çalışıyor. Türkiye bu konuda hiç bu kadar umutlu olmamıştı, diye düşünüyorum.
Bana göre bu noktada menfi milliyetçilik yani eskilerin deyimiyle kavmiyetçilik tehlikeli olur. Yani kendi milletinin dışındakileri dışlayan, aşağılayan, geçmişte de özellikle 1930 – 1940’lı yıllarda Almanya’da, İtalya’da, Türkiye’de yaşanmış ve diğer unsurları kendine hizmetçi olarak gören anlayıştır kastım.
İSLAM KARDEŞLİĞİ(*)
İSLAM KARDEŞLİĞİ(*)
Kalabalıkları bir millet hâline getiren en müessir âmil dindir. Aynı inancı paylaşan toplumlar çok kısa zamanda kaynaşıp bütünleşirler. Çünkü aynı dine mensup olmanın en tabii neticesi din kardeşliğidir. Din kardeşi olmanın yüklediği birçok mesuliyet vardır ki, bu mesuliyetleri yerine getirmek de inancımızın bir gereğidir.
Durum böyle olunca her Müslüman uhuvvet sarayının bir taşı olmaktadır. İslâm sarayının bütün ihtişamıyla devam etmesi için, herkes bulunduğu yerde yapması gerekeni yapacak asla yerini terk etmeyecektir. Duvardan bir taş düşerse, diğer taşların da yerinden oynamasına, binanın yıpranmasına sebep olur.
O bakımdan hiçbir Müslüman, uhuvveti yani kardeşliği zedeleyecek bir söz, bir harekette bulunmayacaktır. Beşeriyet icabı yapılan hatalar en kısa zamanda giderilecektir. Küskünlükler, dargınlıklar sürüp gitmeyecek, alâka kesilmeyecektir. Peygamberimiz, Efendimiz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunun sınırını üç gün olarak göstermiştir.
“İSLÂM KARDEŞLİĞİ” MEDENİYETİMİZDİR…
“İSLÂM KARDEŞLİĞİ” MEDENİYETİMİZDİR…
İnsanoğlu’nun Cennet’den, Dünya’ya ışınlanması (boyut değiştirmesi) ile birlikte “Dünya imtihanı” başladı. Hayatın her ânında, karşılaştığımız eşya ve olaylar, birer imtihan sorusu gibi bizi etkilerken, vereceğimiz tepki ve cevapların dördü (şeytan-nefis-cehâlet ve hırs) sebebiyle “YANLIŞ”, sâdece biri (iman-ruh-ilim ve irfan) sebebiyle “DOĞRU” olacaktır. Âkil ve bâliğ olunduğu andan, ölüm haline kadarki “ÖMÜR”de, “DOĞRU”ların sayısı, imtihan kâğıdında (Defter-i âmâl’de) ne kadar fazla ise ve “YANLIŞ”lar ne kadar az ise, imtihanımızın sonucu, bizi o kadar “CENNET MUTLULUĞU”na çekip, götürecektir.
Allah (c.c.) kullarına sonsuz merhamet, şefkat ve sevgi ile bu dünya imtihanı’nı “BAŞARI” sonucuna eriştirebilmemiz için, “Kur’an”da, “doğru” cevapları (Emri bil mâruf) sırları ile bildirmiş, “yanlış” yapmamamız için (Nehyi anil münker) emirleri ile bizi uyarmıştır.
ARAFAT TEBLİGATI (Manifesto)
ARAFAT TEBLİGATI (Manifesto)
Veda etmek zordur. Kavuşması olan veda bir tarafıyla güzeldir. Ama vuslatı olmayan hicran -ki bu ölümdür- zordur. Ölüm hem bir kavuşma hem bir ayrılık. Aslî vatana, Allah’ın yanına dönüş olması sebebiyle KAVUŞMA, dünyadaki sevdiklerinden ayrılış sebebiyle de bir AYRILIKTIR. Bundandır “ÖLÜM DEĞİL, VATANDAN (eş ve dosttan sevdiklerinden) AYRILIK ZOR.”demişler.
O da bir insandı. O bir nebi, o bir rasul, o “rahmeten lil âlemîn”dir. O, seçilmiş bir kuldur. O, “ümmetî ümmetî” (ümmetim ümmetim) yalvarış ve yakarışını burada da, Ahiret’te de terk etmeyen bir merhametin timsali. Seçilmiş, övülmüş. Ama insan. Yiyen, içen, evlenen, tebessüm eden, ağlayan, seven, sevilen, savaşan, merhamet eden, “kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğu” olan en sevgili (habibullah)’dır. Yani o yine de insan. Önce “abd”( kul) sonra “rasul” olan bir insan.
“MEDİNE VESİKASI” BAĞLAMINDA PEYGAMBERİMİZİN KARDEŞLİK PROJESİ
“MEDİNE VESİKASI” BAĞLAMINDA PEYGAMBERİMİZİN KARDEŞLİK PROJESİ
“Birbirinizle ilişkiyi kesmeyin!
Birbirinize sırt çevirmeyin!
Birbirinize kin gütmeyin!
Birbirinize haset edip, kıskanmayın!
Ey Allah’ın kulları KARDEŞ olun!” (Hadis-i Şerif)
İslamiyet, bir taraftan Allah, Peygamber, ahiret inancı gibi iman esaslarını öğretip pekiştirirken, diğer taraftan da Müslümanlara takva, sabır, sevgi, saygı, kardeşlik, fedakârlık, vefakârlık, cömertlik vb ahlakî güzellikleri kazanma ve yaşama imkânı sunar. Ayetler, in yanı sıra Peygamberimiz de fili olarak kardeşliğin nasıl olması gerektiğini göstermiştir.
Kolektif yaşamın sigortası kabul edilen kardeşlik, tesis edilmediği bir tolumda ahenk ve düzenden bahsedilemez. Zaten İslam’ın temel öğretilerinden biri de hiç şüphesiz güvene dayalı kardeşliktir.
Mekke’de oluşturulamayan kardeşlik, hicretten hemen sonra Medine’de yerine getirilmeye çalışıldı.
KAN KAYBEDEN KARDEŞLİK
KAN KAYBEDEN KARDEŞLİK
Kardeşlik her Müslüman’ın olmazsa olmazıdır. Ancak ulus devlet sürecinde evrensel İslam kardeşliği ciddi aşınmalara maruz kaldı. Kardeşlik kan kaybediyor. Bu kaybın farkında olmayan nice kardeşler var. Gecikmiş kardeşlik tedbir alınmazsa yitik bir kardeşliğe maruz kalacak.
Bu gecikmede sorumluluk hepimize ait… Bugün Doğu ve Batı Müslümanları arasında makas gittikçe açılıyor ve sorunlar büyüyorsa gelecekte bunun neye mal olacağını görmek gerekir.
Öyle ki, şimdiden Kürt halkının ezilmişliğinin, sömürülmüşlüğünün faturasını kardeşlik söylemine çıkarma kolaycılığı ve çarpıtması bazı tanıdık ağızlar tarafından bile dillendirilmektedir.
ASIRLARA YAYILAN SÖMÜRÜ PLANLARI ve ÜMMETE OYNANAN OYUNLAR
ASIRLARA YAYILAN SÖMÜRÜ PLANLARI ve ÜMMETE OYNANAN OYUNLAR
18. yüzyıl başlarında İslam ülkelerinde görevli İngiliz ajan misyonerlerinden Hampher, İngiliz sömürgesine girmemiş olan ülkelerle, sağlam bir yapıya sahip İslam toplumlarını sömürgeleştirmek için yapılan çalışmaları hatıralarında toplamış ve kendisinin “Sömürge Bakanlığı”nca görevlendirildiğini itiraf ederek yüzyılları kapsayan planlarını kaleme almıştır.
Sömürgeler Bakanlığı Büyük Britanya İmparatorluğu’nun dünya hâkimiyeti için sistemli çalışmalar yapmış ve ideallerini hayata geçirecek beş bin misyoner İngiliz ajanını İslam ülkelerinde görevlendirmiştir.
Kıymetli Okuyucu

Kıymetli okuyucu,
O, âlemlere rahmet olarak gönderildi…
O, bütün insanlığa (çoğu bilmese de) müjdeci ve uyarıcı olarak gönderildi.
O, kendi aramızdan, içimizden biri olarak gönderildi. Bize çok düşkündü, bir sıkıntıya düşmemiz onu ziyadesi ile üzerdi. Yine bize karşı çok şefkatli ve merhametli idi.
O, ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnekti. Kendisi en güzel ahlaka sahipti ve zaten güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmişti.
BİLE YAZDIM ADIN İLE ADIMI
BİLE YAZDIM ADIN İLE ADIMI
“Muhammed, Allah’ın Rasulüdür.” (Fetih, 29)
Rabbimizin, kullarına Rasuller ve nebiler göndermesi büyük bir lütfudur. Fakat ümmetlerin çoğu bu lütfun kadrü kıymetini bilmemiş, gerektiği şekilde istifade edememişlerdir. Onları alaya almışlar, incitmişler, hakaret etmişler, yalanlamışlar, inkâr etmişler, sürgün etmişler, bir kısmını da katletmişlerdir.
“Muhammed, Allahın Rasulü ve nebilerin sonuncusudur.”(Ahzab, 40)
Netice itibariyle de Rasulü Muhammed sallalahu aleyhi ve sellem Efendimizi, âlemlere rahmet ve nebilerin sonuncusu olarak göndermiştir.
“Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.” (Nahl, 43)
HZ. MUHAMMED (SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM)’İ TANIYALIM
HZ. MUHAMMED (SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM)’İ TANIYALIM
İnsanlığa kurtuluş rehberi olarak gönderilmiş bulunan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bütün insanlık iyi tanımalıdır. Özellikle onu peygamberleri olarak kabul eden Müslümanlar, çok daha iyi tanımak durumundadırlar. Yıllardır örnek almaya çalıştığımız, dualarımızın en anlamlı bölümünü oluşturan, “sancağı altında gölgeleneceğimiz...” günün ulvîliği ve yüceliği ile teselli bulduğumuz, hasretini yüreğimize tâç yaptığımız Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i hakiki kimliği ile ne kadar tanıyoruz? Onun rehberliğini nasıl anlıyoruz?...
PEYGAMBERİ (SAV) NEDEN ve NASIL SEVMELİYİZ?
PEYGAMBERİ (SAV) NEDEN ve NASIL SEVMELİYİZ?
Mü'min, Allah Teala'ya ve O'nun indirdiği-gönderdiği her şeye O'nun istediği biçimde iman edendir. Mü'min bu hayata imtihan için geldiğinin farkındadır. Ancak hayatı içerisinde başına gelecek olan hadise ve olayların anlamını bazen kavrayamayabilir. Veya hadise ve olaylara nasıl tepki göstereceğini kestiremeyebilir. Böyle bir durum, mü'min kulun hayat içerisinde bunalımlar yaşamasına neden olacaktır. Rahman olan Allah Teala, kullarının bu karmaşadan kurtulması için insanlara kendi cinslerinden -aynı kendileri gibi- birini peygamber olarak gönderir. Bu lütuf, Allah Tealanın er-Rahman ve el-Ğafur isimlerinin bir tecellisi olarak gerçekleşir. Yine bu olay, toplumsal alanda ahlakî özelliklerini kaybeden ve yaratılışlarının aksine hareket eden toplumlar için sünnetullahtır.
SÜNNETİ İNKÂR ETMEK YA DA KUR’AN’LA YETİNMEK MESELESİ
SÜNNETİ İNKÂR ETMEK YA DA KUR’AN’
Daha hicri ilk asırda Haricîler eliyle başladı sünnete mesafeli olma akımı. Kur’an’ı yanlı ve yanlış yorumlayan Haricî mantığına karşı Hz. Ali, onlara “sünnetle gidin”, tembihinde bulunmuştu. Sonradan dini öğrenen, “Hâkimiyet Allah’ındır” ayetini slogana dönüştüren bu zihniyet, sünnete dayanmayan Kur’an anlayışıyla Hz. Ali’yi hunharca katletti.
Daha sonra hadislere karşı saldırı batılı oryantalistlerden geldi. İslam kaynaklarıyla fikrî ve amelî planda irtibat sorunu yaşayan Müslümanlar, Batı dünyası karşısında hazırlıksız yakalandı. Kadim geleneğin müntesibi olan İsrailoğullarının başlarına gelen zillet ve meskenet yani tüm dünya insanları tarafından horlanıp itibarsızlaştırma ve akıl tutulması hali Avrupa’nın sanayi devrimi sonrasında Müslümanlara sirayet etti. Dünyaya hâkim zihniyet taşeronları sayesinde önce rakiplerini kötü gösterdi, sonrada bilgi kaynaklarını kirletti. Ardından da “geçmişiniz karanlık, gelin bize dâhil olun.” telkininde bulundu. Sünnetin, Hz. Peygamberden iki yüz yıl sonra tarihi kurgu roman olarak yazıldığını, hadislerin tespitinin sonradan olduğunu, bu yüzden gerçeği ifade etmediğini iki asırdan beri söyleyen batılı araştırmacılara Muhammed Hamidullah Hoca, sahabe döneminde hadislerin yazıldığını, Hemmâm b. Münebbih’in hadis sahifelerini küflü kütüphanelerden çıkartarak ispatladı.
İBRAHİMÎ DİNLER VE ILIMLI İSLAM KAVRAMLARI
İBRAHİMÎ DİNLER VE ILIMLI İSLAM KAVRAMLARI
Giriş:
Dönemler hakkında bilgi sahibi olabilmek için üretilen kavramları anlamaya çalışmak, içyapılarına ulaşmayı ve ona nüfuz edebilmeyi kolaylaştırır. Zira dönemler, kendilerine ilişkin kavramları da beraberinde getirir.
20. yüzyıldan 21.yüzyıla geçerken manevî değerlerin yerini bilimsel anlayış aldı ve dönem, insan hayatını kolaylaştıran teknolojik gelişmeler çağı olarak isimlendirildi. Weber’in deyimiyle tek gerçek ve güç olarak ele alınan bilimsel ve teknolojik ilerlemelerle beraber Batı “madde düşkünü, ruh yoksunu insanlar” haline geldi. Sonuçta Batı ve Amerika yerli yapıların yerine kendi değerlerini ikame etmeye çalışmakla birlikte Fransa’dan, İngiltere’den, İspanya’dan Hollanda´ya varıncaya kadar- Japonya’nın da etkisiz hale getirilmesiyle- Afrika’nın Hindistan’ın, emperyalist bir anlayışla paylaşımı ile sonuçlandı. Rusya’nın da çöküşü ile Batı “madde düşkünü, ruh yoksunu” bir anlayışla yeryüzünün maddi değerlerini sömürdü. Afrika içlerindeki altın ve elmas madenleri, Orta Doğudaki petrol, doğal gaz, bor hülasa yeryüzünün hangi maddî değerleri varsa onların iştihalarının tasallutuna uğradı.
KURTULUŞA ERENLER
KURTULUŞA ERENLER
Kurtuluşa ermenin yolu samimi bir kulluktan, Allah Tealanın istediği şekilde bir mü’min olmaktan geçer. Bu kurtuluş, bela ve musibetlerden kurtuluş gibi, rastgele bir kurtuluş değil, iki hayatta da korktuklarından emin, umduklarına nail olma kurtuluşudur. Bu kurtuluş, huzura erme kurtuluşudur. Bu kurtuluş, Rabbin istediği şekilde, Rabbe kavuşma kurtuluşudur. Bunun reçetesini Rabbimiz bize sunmaktadır:
‘’Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.
Onlar ki namazda derin saygı/huşu içindedirler.
Onlar ki faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.
Onlar ki zekâtı öderler.
Onlar ki, ırzlarını korurlar.
Onlar ki emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.
Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler.’’ (Mü’minun, 1-9)
SÜNNET’İN TEŞRÎDEKİ YERİ*
SÜNNET’İN TEŞRÎDEKİ YERİ *
Rabbimiz, âlemi yaratmış ve insan için tezyin etmiştir. Dünyadaki bu büyük ihtişam ve ikramdan dolayı bir bedel talep etmemekle kalmamış merhametinin engin tezahüründen olarak cenneti de vaat etmiştir. O cennetler gözün gördüğünü, kulağın duyduğunu dilin anlatamadığı güzellikler ülkesidir.
Rabbimiz her ne kadar dünyayı bedelsiz bir ikram olarak verdi ise de Cenneti bedelsiz vermeyeceğini koyduğu şeriatına uyanlara vereceğini Tevbe suresinde: “Allah, mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır…” (111) ayeti ile ilan etmiştir. Yani bize bedelsiz verilen canı, malı ve her şeyi cennete bedel olarak verebilene Cennet vardır. Ama bu yol Tevrat’ta, İncilde ve Kuranda anlatıldığı gibi Allah’ın şeriatının çizdiği yoldaki fedakârlıkla mümkün olacaktır.
“MUHAMMED RASULULLAHTIR…”
“MUHAMMED RASULULLAHTIR…” (Fetih, 29)
Bu ayet Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğine, Allah’ın şahitliğinin ilanıdır. Allah’ın bu şahadetine rağmen “Muhammed Allah'ın Rasulüdür” demek istemeyen kâfirler gerçekte kendileri zarar etmiş olurlar. Bir Müslüman imandan ve onun esaslarından bahsediyorsa bu inancın kaynağı Kur’an olmalıdır. Zira Kur’an'ın tasdik etmediği iman iman değildir. İslam inancının kaynağı kişiler ve yorumları olamaz. İman, her zerresinin konusunu Allah c.c, Hz. Muhammed (s.a.v) ve ona indirilen Kur’an’dan alır. Hakiki imanın anahtarı her iki kısmı da ayet olan “Lâilahe illallah, Muhammedür Rasulullah dır.”
Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’in geleceği konusu hem önceki kutsal kitaplarda işlenmiş hem de peygamberleri tarafından müjdelenmişti. Bu durum Mekke müşriklerinin ve Medine ehli kitabının da bilgisi ve beklentisi dâhilinde idi. Beyyine Suresi Hz. Muhammed(s.a.v)’in geleceği konusunda Ehli kitabın hatta müşriklerin dahi iman birlikteliklerinin olduğunu, Hz. Muhammed (s.a.v)’e risalet verilince de kıskançlıklarından “Muhammed ün Rasulullah” demekte sıkıntılandıklarını anlatır.
Müşrik dediğimiz kişiler de adları üstünde ortak koşan kişilerdi. Onlar Allah’a inanırlardı. Ama inançları eksik ve etrafı şirkle örtülü olduğu için makbul bir Allah inancı değildi. Onlar, Allah’a inanmakla birlikte Onu ferdî ve sosyal hayatlarında yok kabul eder, heveslerine göre bir hayat yaşarlardı. Tıpkı günümüzde inanç, ibadet ve hukuk ayetlerinden işine geleni kabul edip işine gelmeyenleri yorumlayıp kabul etmeyen, inançlarının kaynağı ataları olanlar gibi inanırlardı. Rabbimiz, Peygamberlerini bu müşrik düzenlerle mücadele etmek, insanlara Allah’a doğru inancın ve doğru ibadetin nasıl yapılacağını göstermek için göndermiştir.
Müşriklerin Kur’an-ı Kerimde anlatılan inançlarından bazılarına ibretle bakalım;
"(Rasulüm!) de ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?" "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?" de.
"Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?" diye sor. "(Onlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?" de.
"Eğer biliyorsanız (söyleyin), her mülkiyeti ve yönetimi kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?" diye sor. "(Bunlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz -yanıltılırsınız?" de. (Mü’minun, 84-89)
Bu inanış Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı Kerimi kabul etmedikçe kişiye fayda vermez. Şirk durumundan kurtulup “Muhammedün Rasulullah” diyebilen müşrikler, hıristiyan ve yahudiler arınabildiler. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde resul, nebi, mübeşşir ve nezir gibi tanımlamalarla insanları hidayete çağıran davetçilerin kendi seçtiği elçiler olduğundan hatta bu peygamberlerin akrabalıklarından bahseder. Âl-i İmran:33,34 te Âdem’i, Nuh'u, İbrahim soyunu ve İmran’ın soyunu seçkin kıldığını anlatır.
Farklı zamanlar için farklı çözümlerle gönderilen peygamberlerin risaletleri son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’in tebliğ ettiği Kur’an’la nihayetlenmiştir. Peygamberlerin çok olması dini ve kaynaklarını farklılaştırarak çoğaltmaz. Din Allah’ın dinidir. Peygamberlerin adı ile anılmaz. Bu nedenle Kur’an hiçbir zaman Allah’ın dinini zamanlar ya da mekânlarla da sınırlamamıştır. Hiç bir peygamber, ne inanç esaslarında ne de hukukta Allah’ın onlara bildirdiklerine aykırı bir kelime dahi ilave etmemiştir. Allah’ın katında tek din vardır. O da İslam dinidir. Kur’an’a göre bu din İbrahim’in, Yakub’un, onun çocuk ve torunları ile tüm peygamberlerin dinidir. Dolayısı ile Efendimiz bu zincirin son halkasıdır. Halkadan birinin koparılması İslam inanç sisteminin yıkılması demektir. Peygamberimizi kabul etmeyerek İslam’ın müjdelerinden yararlanılması da mümkün değildir.
Âl-i İmran, 81. Ayette Rabbimiz tabir yerinde ise peygamberliğin ön şartlarını sıralamıştır.
“Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: "And olsun ki size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan kitapları doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. Onlar: "Kabul ettik" dediler. Allah da dedi ki: "Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım." Buna göre peygamberlerden birini kabul etmeyenin, hatta ona yetişip de yardım etmeyenin peygamber dahi olamayacağı açıktır. Biz de iman esasımızın temellerinden olan “…La nüferrigu beyne ehadin min rusulih – Allah’ın peygamberleri arasında ayrım yapmadan iman ederiz.” Ayetine şüphesiz iman ederiz.
“Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız, gönderilen elçilere de soracağız.” (Araf, 6) ayeti gereği Peygamberler de dâhil hepimiz Allah’a hesap vereceğiz. Birçok ayette peygamberlerin hesap anındaki durumlarından, İblisin durumundan, mü’minlerin ve münafıkların durumlarından örnekler verilir. Biz peygamberler davasının erleri olarak “Ve de ki; "Çalışın! Yaptıklarınızı hem Allah görecek, hem Rasulü, hem de mü’minler görecektir. Sonra da gizliyi ve açığı bilen Allah'ın huzuruna iletileceksiniz. İşte o zaman, neler yaptığınızı size O bildirecektir.” (Tevbe, 105) ayette bildirilen günde Rabbimizin huzurunda onun peygamberleri ile birlikte hesap vermeye hazırlanıyoruz. Allah ve Rasulleri hakkında söylediğimiz utandıracak söz ve fiillerden tamda tövbe zamanında olduğumuza, ruz-i mahşerde utanmaktan ve hesabı zorlaştırmaktansa can tende iken bu dünyada ilahî emre kulak vermemiz gerektiğine inanıyoruz.
“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamber'i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları, önlerinde ve yanlarında koşar da, "Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye kadirsin." derler.” (Tahrim, 8)
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR!
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR!
Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır." (Buhârî,Rikak, 28; Müslim, Cennet, 1)
Nefis engelini aşan, nefsini aklın ve ruhun emrine amade kılan, bir adım ileri çıksın. Allah Rasulü sallalahu aleyhi ve selem bile nefisle bir an dahi yalnız kalmamak için, Allah Celleden yardım istediğine göre, çok çetin ve son nefese kadar devam edecek bir mücadeleden bahsediyoruz. Bu mücadeleyi samimi bir şekilde sürdüren, hayatıyla, yazı ve sohbetleriyle bizleri irşad eden muhterem Osman Nuri Topbaş hocamızın birkaç yazısından alıntılar yaparak işi ehline bırakmak istiyorum:
“Nefs; içimizdeki bütün kötü isteklerdir, süflî arzulara duyulan meyildir. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran bütün şeytânî hisler, neftsen ibârettir. İşte nefis, bu şekilde kalbi yüce hakîkatlere âmâ eden süflî arzular engelidir.
SÜT BANKASI MI? SÜTANNELİĞİ Mİ?
SÜT BANKASI MI? SÜTANNELİĞİ Mİ?
Son günlerin tartışma konularının başlarında yer alan bu konu iki önemli yönü olan bir meseledir.
Birincisi; prematüre olarak doğan çocukların önemli bir kısmının ölümüne yol açan, yaklaşık yılda altı bin çocuğun ölümüne sebep olan, gerekli anne sütünü alamadığı için ortaya çıkan ölümlerin engellenmesi. Bir anlamda insanî yön.
İkincisi de; çocuğa, annesinden başka bir kadının süt emzirmesi sonucu ortaya çıkan çocukla emziren kadının arasında sütanneliği, sütkardeşliği gibi hısımlığın doğması. Yani dînî yön.
Anne sütü almadığı takdirde ölecek veya hasta olacak yahut sakat ve zayıf kalacak bebeklere kendi anne sütünün bulunmadığı takdirde başka bir kadının sütünün verilmesinin zaruret olduğu yaşam hakkının korunması adına insanî bir zorunluluktur. Aynı zamanda bu husus din yönünden de gerekli bir durumdur. Bir insanın yaşatılması adına dinî bir zorunluluktur.
MUHAMMED'e (sallallahu aleyhi ve sellem) MUHABBET
MUHAMMED (sallallahu aleyhi ve sellem)e MUHABBET
Kalp, Rasulullah’tan ne kadar in’ikâs alırsa, o derece kemale erer. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede Rasûlünü terkim ederek şöyle buyurur:
“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygambere çokça salât eder. Ey mü’minler! Siz de O’na salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (el-Ahzab, 56)
Şu ilahî mesaja bir bakın; Allah ve Melekleri Can Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)e bol bol salâtı selam getiriyor, siz de getiriniz buyuruyor Rabbimiz. Adını adıyla beraber yazan Mevla’mıza da sonsuz hamd ü senalar etmeliyiz ki, bizi İslam’la şereflendirip Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)e ümmet olmayı nasip etmiş…
Zaman o gül gibi gül görmemiş, zaman olalı
Gülün güzelliği dillerde destan olalı...
RİYA
RİYA
Özü sözü bir olmamak, inandığı gibi hareket etmemek, iki yüzlülük etmek, gösteriş için hareket etmek riyadır. Riya ise haramdır. Mürâî (riyakâr) Allah katında sevimsiz kimsedir. Allahu Teala şöyle buyuruyor:
“Vay o namaz kılanların haline ki onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.” (Maun, 4-6)
Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadiste peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Bir kısım şehitler, malını infak edenler ve âlimler mükâfat olarak cennet isteyecekleri zaman Allahu Teala her birine, “Yalan söylediniz, biriniz kendisine insanlar cömert desinler diye infak etti. Diğeriniz insanlar kahraman desinler diye şecaat gösterdi. Bir diğeriniz de kendisi için falanca ne âlim bir kimsedir denilsin diye ilim öğrendi.” buyuracak ve hiçbirisi mükâfat alamayacaktır “
MUHAMMED BİN HANEFİYYE
MUHAMMED BİN HANEFİYYE
TAKDİRLİK HİZMET
Önce bir husustan övgü ve takdirle bahsetmek istiyorum. Birçok bilim adamı ve akademisyenin iştiraki, Alevî-Bektaşî anlayışına sahip insanların katkısı, TDV ile Çorum Hitit Üniversitesi Hacı Bektaş Velî Araştırma ve Uygulama Merkezinin müşterek çalışmasıyla; Türkiye Diyanet Vakfı tarafından neşredilen “Alevî-Bektaşî Klasikleri” adı altında 15 kitaptan oluşan eser yayın hayatımıza girmiştir.
Bu konuya ilgi duyan herkesin alıp istifade edebileceği harika bir kitap koleksiyonudur. Varlıklarını zenginliğimiz olarak gördüğümüz Bektaşi-Alevi camiasıyla ilgili hayli bilgi sahibi olabilirsiniz.




